Tepenin Ardı

Tepenin Ardı

  • 1
Temmuz ayında gelseymişsiniz keşke, buraların güzelliği asıl o zaman çıkıyor ortaya zamanındayım. Şurdan bir kişi alır mısınız sokağından, müsait bir yerde inebilir miyim caddesinden, merhaba bu işi başkasına assign edebilir misiniz, sizin de görebileceğiniz gibi çok fazla iş var üzerimde semtinden ve gerekirse mesaiye kalıp tamamla lütfen şehrinden çok uzaktayım. Güneş ensemde boza pişirmekle meşgul iken, kendimi her mevsimin kendine has bir güzelliği olduğuna ikna etmeye çalışıyorum. İşe yaramıyor. Bir de diyalog yöntemini deniyim diyorum.


"Tamam internette gördüğüm gibi değil ama idare eder yine de. Sence de öyle değil mi?"
"Evet evet. Ben daha kötü olacağını düşünmüştüm aslında. Gayet güzel bence de."

Evreka! İşte görelilik kuramı bir kez daha bizlerle. Teşekkürler dilli kaşarlı adam! Başladığım noktaya göre daha iyi bir yerde miyim? Bilemiyorum.



Islak pirinç tarlası manzaralı yollarda, şaman rehberimizin ardında, dere tepe düz gidiyoruz. Hükümet pirince teşvik veriyor mu diye soruyorum, vermiyormuş. Buralarda herkes masaj yapma peşinde peki sen hiç masaj yaptırdın mı diye soruyor, keşke ben sorsaydım ne güzel de soru diye düşünüyorum, anca pirince teşvik. Sanki çiftçinin kara gün dostu! Hayır, hiç masaj yaptırmamış. Sonraki durak tepenin ardı!

Hergün Bir Şarkı Adeta #71

  • 0
You're a charlatan
You get everything you wish
You're a harlot
Carry poison in your kiss

ispanyol paça pantolonlarınızı hazırlayın! opeth yeni albümü sorceress ile yetmişleri geri getiriyor.

caz-fusion tınıları ile geçen bir dakikalık kısmın sonlarına gelirken odada bu opeth nereye gidiyor böyle soruları yankılanmaya başlamıştı bile. herşeyin yeni başladığı beşinci günün şafağında gelen o geçiş ile anlaşıldı. bu şarkı ile başlayacak bir opeth konserinde yer almayı sabırsızlıkla bekliyorum. 

Hergün Bir Şarkı Adeta #70

  • 0
dostlar, romalılar, yurttaşlar, dinleyin;
caesar’ı da gömdük artık brutus'u da
geride, çok geride kaldılar
iyilikleri toprağın altına girdi kemikleriyle beraber ve çürüdü çoktandır
kötülükleri ise hâlâ yaşıyor bizlerle
...

bu şarkı caesar ya da brutus ya da herhangi bir koruyucu için değil anca şiirsel gerçekçiliğin gemisinden atlayanlar için. L'Atalante! onlar ki bilinçdışına sakladılar en sevdiklerini!
A Lawrence in Arabia

A Lawrence in Arabia


where are you from? dedi.
turkey dedim.
durur mu hemen yapıştırmış cevabı modunda ooo i love erdogan meh meh meh dedi. burda duralım biraz. bu, son iki gün içinde duyduğum yirmisekizinci i love erdogan. şimdiden birazdan gelecek olan why don't you speak arabic sorusunun enerjisi yayılmaya başladı ortama. işte bu ahval ve şerait altında başlıyorum tiradıma.
yani now you love erdogan. burda kısa bir mola, blogun adresini böyle değiştirmesem mi. şimdi devam.  ama yüz yıl önce öyle demiyodunuz hiç! o zamanlar hep we love lawrence idi. ümmet yolunda bizi nasıl da yapayalnız bıraktınız nasıl da habersiz terkettiniz öyle! gelmişsin hâlâ.. zeki müren söylüyor, madem ki son şarkının kırık bir güftesi idim niçin yarım bıraktın, neden bırakıp gittin...


sinema tarihinin en güzel kesmelerinden birisi david lean'in lawrence in arabia'sında yer alır. işte o kesme! aynı film benim wadi rum ziyaretimin de önemlice müsebbibidir. ben de şimdi david lean'e tribute niteliğinde bir kesme kuruyorum kafamda.


önce yukarıdaki kare gelir ekrana. çölün ortasında nereye gittiği, nerden geldiği belli olmayan yollar. tam da portishead'in şarkısındaki gibi,  

never found our way
regardless of what they say 

geçiş sonrası ben görünürüm. ekranın sol yarısını ortalamış, kaldırımda yürüyorum. kamera arkamdan beni takip ediyor. önemli olan yolda olmaktır diye söyleniyorum kendime. daha ne kadar gidecek böyle demişim belki az önce kendime. kaç zamandır bu orta doğu bataklığında debelenmem nasıl bir felsefi akımın parçası olabilir ki? aman sokrates sen sus lütfen, başlama şimdi örnek vermeye. kestik!


When I let go of what I am, I become what I might be.

bir kez daha yurttaş kane kimdi diye düşünüyordum. yurttaş kane kimdi, ben kimim... tam bu esnada çölde olmam ve kayaların üstünde gündoğumunu izliyor olmam ise tesadüf değildi. bilirsiniz böyle şeyleri normal bir zamanda düşünemezsiniz. izin vermezler. ama böyle bir an yakaladı mı düşünceler bırakmaz sizi, ânı yakalamışken bunu da düşün.. yani aslında varoluşçuluk... biraz da nihilizm... e ama sokrates de... sen de gel canterbury'li anselmo, sen de gel...



Şehri Bekleyenler #2

Şehri Bekleyenler #2

  • 3

bu ben.


bu sevdiğim kız, adı irem


bu leyla teyze, bi keresinde maç yaparken kolum çıkmışda yerine oturtmasını bilmişti. öyle bir healer kendisi. bizim alt çaprazda oturuyorlardı. eşi lojmanın alkol içen azınlık tayfasındandı. arada kahvaltıya felan gidiyorduk onlara.  turunç reçelini ilk kez leyla teyzelerde kahvaltı yaparken yemiş ve çok sevmiştim mesela. yıllar sonra turunç reçeline izmir'de rasladım da leyla teyzeyi görmedim ne zamandır. sonraları onlar taşınınca yerine irem'ler taşınmış ve her şey de çok güzel olayazmıştı. en son mersin'de yazlık aldıklarını duydum leyla teyzelerin.


bu leyla teyzenin oğlu serkan. serkan benden bir büyük jenerasyonu temsil ettiğinden o ve tayfasının efsane-uydurma karışımı hikayelerini 'vay be'ler eşliğinde dinledik uzunca bir süre. 

şimdi de bir anım:

bir keresinde de bunlar maç yapıyo ve serkan'ı da kaleye koymuşlar, çocukluk kariyerim boyunca ben hiç kaleye geçmedim, ben de kalenin yakınında takılıyom öyle, elemanın biri bi şut çekti bana doğru, dedim noluyo. yok efenim gerizekalı beni kaleci sanmış. bi de ne dikkatimi dağıtıyosun diye bana bağırıyo. maçın içinde değilken bile yaydığın enerjiyle öyle bir imaj oluşturmuşsan demek ki felan diyor serkan da. çok saçma. adımlaşmadınız mı siz az önce, kim maçta kim değil bilmiyor musunuz? serkan, sen de beni överek ne yapmaya çalışıyorsun hiç anlamıyorum.


bunlar serkan'ın arkadaşları. küçüklerin hayallerini baltalamakla meşguller.

+ dün gece geleceğe dönüş 3'ü izledin mi?
- evet.
+ yine tu bi kontinyud diyordu sonunda. demek ki devamı gelecek. trenle artık ne biçim de yolculuk yaparlar.
- sanmam.
+ nedenmiş? bence kesin olur. hem de süper olur. uçan at bile olur.
- o doktor yok mu, o ölmüş olum. yok artık öyle bi adam. sen de unut yeni filmi felan. 


su fışkırtan kafaların adı neydi?

Hergün Bir Şarkı Adeta #69

ben karakterini çok güzel yansıtan sözlere sahip bir şarkı geldi yakın zamanda the pineapple thief'den. 

don't be afraid to miss me 
don't be afraid to hate me
 
porcupine tree insanı gavin harrison'ın davullarıyla şenlendirdiği bu şarkıyı kibrinizin ardına gizlenen bir çocuk olmasanız da zevk ile dinleyeceksiniz.
The Spirit of a City

The Spirit of a City

  • 0

sevgili edinburgh,

seninle görüşmemizin üzerinden nerdeyse bir yıl geçti. şimdi fotoğraflara bakarken hatırlamaya çalışıyorum seni, en azından tanımış olduğum kadarını. robert musil, niteliksiz adam'da şehirleri tempolarından tanıyabilirsiniz diyordu. peki ama, senin kalbin nasıl atıyordu? how can i go to old town edinburgh? sana aziz bir tepeden bakmıştım ve atina'ya mı andırıyorsun sen demiştim ve sen de bozulmuştun hemen. hatırlıyor musun? beni nasıl bilirdin edinburgh? gözetleme kameralarına pek çok kez yakalanmış olmalıyım. edinburgh. hayır bir şey yok. sadece adını söylemeyi çok seviyorum. edinburgh biliyor musun senden ayrıldığımdan beri ağzıma viski sürmedim. edinburgh ben viskiyi sende de sevmedim ama yalan söyledim. senin için viskiyi seviyormuş gibi yaptım. edinburgh bira hamallık mı gerçekten? gözlerim olimpiyatta seni arada rugby karşılaşmalarında. neden great britain içindeki great olamayan parçalardan biri olmayı kabul ettin? seni ziyaret ettiğimde birini seviyordum. seviyor muydum? seni ziyaret ettiğimde biri beni seviyordu. seviyor muydu? birisi bir başkasını sever mi gerçekten edinburgh yoksa sevdiği o bir başkasının kendi sosuna bulanmış hali midir aslında? edinburgh yokuşlarından aşağı bırakabilir miyim kendimi? düşecek olursam tutar mısın beni? edinburgh ben neden bu kadar çok soru soruyorum ve asıl, sen nasıl hem yağmur altında yıkandıktan sonra hem de nemli sisler altında bu kadar güzel görünmeyi başarıyorsun? hani bir keresinde senin resmini çizen bir kadının fotoğrafını çekiyordum. kadın dönüp neden fotoğrafımı çekiyorsun dercesine bakmıştı bana. ve ben de ona, sen neden onun resmini çiziyorsun dercesine bakmıştım. ve sen de bulutların arasından kafasını uzatmış şakacı bir helios ışığı altında bakmıştın ikimize birden. bakışmıştık. üçümüz birlikte işteş eylemlerde bulunmuştuk.

edinburgh, seni seviyorum. 

hayır, sana güzelleme niyetine çekilen bir filmin başlığı değil bu.





Vif

Vif

  • 0

vivid:
1. producing powerful feelings or strong, clear images in the mind.
2. (of a colour) intensely deep or bright.


düzenli aralıklarla yaşadığım iki tür an var ki hayatımda, bu anları tanımlamak için vivid kelimesi pek uygun geliyor nedense bana.

evet yaşıyorum

tanzanya'da bir akşamüstü. sahilde yürüyen pek az insan ve pek çok deniz kabuğu var. okyanus iyiden iyiye çekmiş kendisini geriye. yolda insanlarla jambo laşarak yürümüş ve şuraya kadar yürüyüp geri dönelim noktasına ulaşmışız artık. hep bir şuraya kadar olmalı mı hayatta. olmalı tabii, şuraya kadar noktaları olmazsa işin ucu kaçar, kaçar da gider. tutamazsın. herşey. ama herşey dozunda olmalı.

bu gün de öyle bir gün işte. dozunda bir gün.

şuraya kadar noktasından dönüş yolunda hava iyiden iyiye kararmış artık. ayışığı sazı eline almış ve eve dönüş yolunu gösteriyor bize. 

bir müzik olmalı tam da şimdi. diyorum ki müzik başlıyor. bir müzik illa olmalı hayatta. yoksa bu gibi vivid anlar, geleceğe dönüş, yaşanmıyor işte. wes anderson'un paletinden çıkmış gibi bir dünyada kalıyoruz. pastel pastel. mon ami. müziğin de katalizör görevini üstlenmesiyle birlikte nöronlarım arası iletilen kimyasallarda daha önce pek gözlenmemiş bir tepkime ortaya çıkıyor. evreka! ve işte o an yaşadığımı anlıyorum. bu hayat. bu dünya. bu insanlar. bana bakın, ben yaşıyorum! ünlem işaretlerim ve ben!
 



İnsanın Özü

İnsanın Özü

  • 2

eski zamanlarda, babil kulesini inşa etmeye niyetlenmiştim. şimdi düşünüyorum da deniz kabukları ve kum bu iş için pek de uygun değilmiş.


görünen o ki içinde yer almakta olduğum hayat benim dışımdaki her şey hakkında. ben kişisi bile filmin başlarında bir yerlerde kaybolmuş, geride kalanlar da onu aramayı çoktan bırakmış.

sayın yönetmen, bu hayatın benim hakkımda olduğunu söylemiştiniz.


galileo'nun ağzından evrenin dünya merkezli olmadığını duyunca büyük bir şok geçirmiş olmalı insanlık. bu yüzyıllar önceydi. peki şimdi olan nedir? bir yeri ziyaret ettiğimizde oranın en iyi restoranlarını ziyaret etmeye bizi iten motivasyon mesela. 

spotify'ın gelişiyle müzik dinleme alışkanlığımızın albüm temelinden playlist lere kayması bir tesadüf mü yoksa yaşamakta olduğumuz best of hayatlara bir gönderme mi?


i believe i can fly

müzik, kendime olan inancımın zayıfladığı anlarda eksikliğini hissettiğim tatmin hissini sağlamakta çok etkili.


peki ama müzik kullanımı ile yaşadığım tatmin duygusu hile sayılır mı? sonuç olarak ne kadar öyle olduğuna inansam da ben uçamam.




mülteci ailemiz kaçak yollardan göç ettikleri avrupa ülkesinde çocuklarını müzeye koyup da işte bu sanattır dese mesela. büyük bir infial yaratır mı sanat dünyasında? yoksa duchamp'lar çağı geride kaldığı için bayat bir çalışma olarak mı görülür.

lenin ile top tepmiş adamın hatıratından


müziğin yarattığı titreşim vücudumuzdaki atomlara çarparak bizde bir salınıma yol açar. bildiğim kadarıyla homo sapiens bu salınıma özel bir isim vermemiştir. bunun yerine özel olarak isimlendirdiği bir hareketler bütünü olarak dans ve hatta bunun alt kırılımları olarak da halay, tango, vals vs. kategorik isimlendirmeler var. 

dinlediği müzik bir insanın halay çekmeyi istemesine veya tango yapmayı istemesine nasıl yol açıyor? öğrenilmiş çaresizliğin bir örneği olarak görebilir miyiz dansı? 

denetimli hareketler bütünü olarak dansa karşı duruşum bellidir.

Hergün Bir Şarkı Adeta #68

  • 0
kulaklığımda bu şarkı ile kaldırımdan yürümek çok zor. yolu ortalıyorum. ilerdeki evin bahçesindeki ağaçlar rüzgarda hafifçe salınıyor. şansıma gelen giden araba yok. aksi takfirde bu düello sahnesi boşa gidecek. ilerden yaklaşmakta olan biri var ve ben yüzünü net görebilmek için gözlerimi kısıyorum. sol taraftaki parktan gelen çocuk sesleri gerginliği arttırıyor. dikkatimi toplamalıyım. ne yapmalı, ne yapmalı? yakınlarda sallayabileceğim bir taş arıyorum, keşke sapanım yanımda olsaydı. böyle felsefik bir soruya verdiğim cevap hayatın olabildiğince içinden. aynı sergio leone'nin filmlerindeki gibi

evet, bu şarkının yetişkin boyutlarda bir homo sapiensin hayatında yaptığı etkileri dinlediniz.

60larda spaghetti western dünyasındaki anti-kahraman hikayelerinin nefes almasını sağlayan oksijeni ennio morricone sentezliyordu. e bu titreşimlerden beslenen filmlerin de bu kadar özel olmaları beklenir şey doğrusu.

peki sonra noldu? yeşilçam geldi ve ennio morricone insanların hayatına sezercik ve bilimum kemal sunal filmlerinin adını bilmediğimiz mahur bestecisi olarak girdi.