ahmetvari etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahmetvari etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Hamamböceği Olmadan Önceki Gün Yapılanlar

  • 1
O gün sabahın köründe irkilerek uyandı ahmet. telefonun alarmı henüz çalmamıştı. Telefonu kontrol edip uyumak için yarım saati daha olduğunu görünce, gözlerini kapadı haliyle.
{yarım saat sonra}
pink floyd'un time isimli parçası eşliğinde gözlerini açtı, yatakta biraz gerindikten sonra ayaklarını yataktan dışarı uzattı. Günlük sabah rutinini tamamladıktan sonra evden dışarı çıktı. Kulaklığından açık gasteyi dinlemeye koyuldu yokuş aşşağı yürürken bir yandan...
{dört saat sonra}
öğle tatilinde, erişte+bir adet tavuk budu+bir adet kızarmış biber+iki adet çeyrek domatiz+mercimek çorbası yedi. saat henüz onikibuçuk olduğundan mütevellit Turgenyev'in Babalar ve Oğullar'ını okumaya koyuldu masasının başında. Bir saat kadar, oturduğu sandalye nedeniyle sıkıntı veren pozisyonlarda devam etti okumasına.
{altı saat sonra}
eve geldi, kanalları gezdi birer birer. güzel dünya kupası gollerine baktı internetten. annesinin buzluğa attığı sarmalardan çıkardı, ısıtıp yedi.
{yarım saat sonra}
adalar manzaralı evinin terasına çıktı. semaverin altına odun attı. güneye esen hafif rüzgar alnındaki teri soğuturken, o ne mi yaptı. bastı verneli halıya aldı eline bir hortumu bir fırçayı başladı bir aşağı bir yukarı fırçalamaya. tam iki saat boyunca fırçaladı eşek ölüsü ağırlığındaki halıyı. çok terledi. terledikçe de daha hızlı fırçaladı. hafif meltem de bi boka yaramıyordu, terden tişörtü vücuduna yapışmıştı. öyle ki terden saydamlaşan vücudu epil epil parlıyordu. Semaverden bir bardak çay koydu kendine, bitlis tütününden sigarasını tutuşturdu kibritiylen. adalara doğru derin düşüncelere daldı.
{ve ertesi sabah}
"Als Gregor Samsa eines Morgens aus unruhigen Träumen erwachte, fand er sich in seinem Bett zu einem ungeheueren Ungeziefer verwandelt."

A tribute to Leblebi

  • 2
seksenlerin sonunda komunist, doksanların başında kapitalist olmak.

giriş;

bir erkek. bir ismi, bir soyadı, algoritmik şekilde üretilmemiş -hatalı- onbir haneli tckimlik numarası, sekiz cigabaytlık müzik arşivi, facebook, youtube, siberalem, itiraf.com, kariyer.net internet sitelerinde üyelikleri var. açılış sayfası google.com. en son aradığı kelime öbeği harem-gebze pornosu. arpa rengi bir derisi var, vücudunun bazı yerlerini açıkta bırakan. miyop gözleri siyah renginde. saçlar azalma eğiliminde. ortaokulda ibrahim erkal kıvamındayken şimdi ferdi tayfur seviyesinde. konyadan ayrılarak özerkliğini kazanmış karaman vilayetinin şirin ilçesi ermenekte doğmuş. babasının işi dolayısıyla sırasıyla, afyon-erzurum-van şehirlerinde yaşamış ve sonunda babasından ayrılıp bağımsızlığını ilan ettiğinde istanbul'da bulmuş kendini. dersleri fena değil lisede, dersane sınavlarında dereceleri, bilgi yarışmalarında ödülleri var. ama. olmamış üniversite. üç saate sıkıştırılmış otostopçunun gelecek rehberini önüne sürenler utansın. en çok sevdiği yiyecek ailesinin gönderdiği ermenek ismini dünyaya duyurmuş içinde üzüm pekmezi ve tahin bulunan toros marka helva. bir artı bir odalı evi sağ çaprazdan adaları görüyor. kirası ise üçyüzelli lira. mutfağı daha kullanışlı olabilirmiş aslında ama yine de bu paraya göre iyi diyor, soranlara. babası şeker fabrikalarından emekli. ayda yüz-ikiyüz lira gönderiyor. annesi ev hanımı. arada ziyarete geldiklerinde oğullarını annesine kıymalı fırın makarnası yaptırıyor hep. bilgisayarı eskice bişey, pentium dört, beşyüzoniki megabayt hafızalı vestel marka monitörlü toplama. msndeki kişisel iletisi, bedelli grev hakkı çıkmış artık patronlar da grev yapabilecekler. patronları ve patronluk taslayanları sevmiyor. bir de yabancıları. bir yabancı gördüğünde hep dili dolanıyor. turn left. kendince komik, işyerindeki arkadaşlarınca komik olmayan bir mizah anlayışı var. işyeri demişken. orta ölçekli bir alışveriş merkezinde meyve sebze reyonundan sorumlu olarak çalışıyor. ufak da bir sorunu var. tckimliknumarasındaki bug nedeniyle sigortası başlatılamıyor. davası devam ediyor, kadıköy adliyesinde. işinde başarılı yoksa. özellikle başarılı karpuz seçimleri var, hele ki güzel bulduğu kızlar söz konusu olduğunda. arada kasada duran başörtülü kız ve diğer kasadaki başörtüsüz kız ile buluşuyorlar, alışverişmerkezisinemalarından birinde biraz dolaşıp sonrasında filme giriyorlar. sevgilisi de var. siberalem.com üzerindeki paralı hesabı aracılığıyla tanıştığı. haftada bir iki kere buluşuyorlar. öpüşüp koklaşıyorlar ama kız daha fazlasına hazır hissetmediğini söylüyor kendini. bu yanıtı alacağı hamleyi yaptıktan sonra bir sigara yakıyor, salon tarafındaki küçük balkona çıkıp denizi süzüyor. istanbul'un çeşitli yerlerine dağılmış ilkokul arkadaşlarıyla ayda bir buluşma tertipliyorlar. facebook üzerinden. çoğu katılmıyor ya, o her birine gitmeye çalışıyor. ama bir iş çıkıyor işte.

şimdi reklamlar; sen, gotikkız bulma derdinde fellik fellik metal festivallerini dolaşan genç, sen pogo-itiş-kakış arasında ezilme tehlikeleri geçiren orta yaşlı ve sen tüm bunlara rağmen eve sadece ellerinde ellenmiş iki götün sıcaklığıyla dönen kendinibilmez. bizi ara, konser ücretinden çok çok çok daha düşük fiyata apartmanının kapısı önüne senin belirleyeceğin gotikkızı gönderelim, üstelik çok kısa bir süreliğine cebinde bir avuç çitlek ile. leave those anathema alone.

ortaokul üçte backstreetboys dinlemeye başlamış, afyonda okurken. hala dinliyor bir şarkılarını. arada. hani o sabrina dizisinin cadılar bayramı temalı bölümünde çalanı. bilgisayarında c dizininde, untitled track olaraktan saklanıyor yüzyirmisekiz kilobit düşüyor saniye başına. nostalji yapmayı seviyor, bütün arkadaşlarına anlatıyor küçükken nasıl da düşüp kafayı kırdığını. o bilmiyor ama kimse ilginç bulmuyor hikayesini. olsun, aslında eğlenceli. kimselere bahsetmediği bir de kardeşi var, lise sona geçmiş sınav helecanı içinde. kan bağının yabancılaşmayı engelleyemediğinin canlı iki örneği. abi kardeş. eve dönerken, dolmuşa biniyor. birüçyüz normalde ama şoför ile muhabbeti olduğundan öğrenci ücreti veriyor, kıyak olsun diye ücretleri topluyor. şoför arkadaşı ilginç adam, bol burhan çaçanlı radyoları dinleyip sorulan ödüllü sorulara cevaben sms atıyor. kırk yılın başında kazandığında ise kesin bu işin içinde bi iş vardır, öyle bedava vermezler dicitürk paketini diye hediyeden vazgeçiyor.

gelişme ;

dolmuş ile eve döndüğü bir salı gününün akşamüstüsünde, normalde indiği noktanın on metre kadar gerisinde inmiştir. müsait bi yerde diyen adam vesilesiyle tabii. dikkat bu noktadan sonra herşey çok hızlı gelişmeye müsait olduğundan dikkatli okuyun. bir takım tasvir; indiği noktada bir telefon direği var. yaklaşık otuzbeş sene önce oraya dikilmiş oraya. dönemin mahalle muhtarının katkısı büyük. üzerine beşyüzbinotuziki adet resim, poster, ilan yapıştırılmış o ana kadar. ilan-ı aşklar boyanmış kırık kalpler tarafından yüzyirmialtı kez. ama hiçbiri önemli değildi o anda. çünkü o an, kahramanın aklına tüm o yaşamın anlamı nedir, evrim teorisi gerçek mi, evrende yalnız mıyız tarzı soruların cevabının yüklendiği an idi. ve bu an fonda, barış manço'nun dönence şarkısı çalarken gerçekleşiyordu. bütün parametreler doğru konumlandırılmıştı. güçte büyük bir dalgalanma meydana geldi, bir momentum var ise bile artık yoktu. önemi de yoktu. çünkü bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz, çünkü o an dünyanın yokoluşunu tetiklendiği an. o an kahramanın aklına ilk back to 80s partisi fikrinin çalındığı an.

sonuç ;

Our history will be what we make of it
And if there are any historians about fifty or a hundred years from now
And there should be preserved the kinescopes for one week of all three networks
They will there find recorded in black and white and in colour
Evidence of decadence, escapism, and insulation from the realities of the world in which we live
We are currently wealthy, fat, comfortable and complacent
We have a built-in allergy to unpleasant or disturbing information, our mass media reflect this
But unless we get up off our fat surpluses
And recognize that television in the main is being used to distract, delude, amuse and insulate us
And history will take its revenge and retribution will not limp in catching up with us

Edward Murrow.

ll Cattivo, Il Buono, Il Brutto

  • 0


hazır ezel daha geçen bölümün özetindeyken. müzik de yaratıcı düşünceyi destekleyici seviyedeyken, kendini derin düşüncelere bırakan h. güzel bir fikir bulduğunu düşünür. konyanın bozlaklarından çıkma, bol western göndermeli bir anadolu lisesi hikayesi. fikri kafasında canlandırması bile heyecanlandırmaya yetmiştir.
temelde sıradan liseli gencin sıradan maceralarını western göndermeleri ile işleme fikri kafasında dalgalanmaya başlamışken tam da. ayrıntıları gözünün önüne getirmeye başlamışken, offf. kenan ışık. özgüven zor kazanılıp kolay kaybedilen birşeyken bu kadar. tam da güzel bir fikre kapıldığını düşünmeye başlamışken gelebilecek en kötü şanssızlık. ekranda kendinden emin bir halde, öylece sırıtan kenan ışık sureti.

dalgalandım da duruldum, fısıltıları. ve bir de..

emin misiniz?

Ören Bayan

  • 0

ahmet, o sabah uyandığında kendisini annesinin ilmik sayıcısı olarak buldu. ancak bundan kendisinin henüz haberi yoktu. oysa o uyandığı sıralar annesi karşı komşu ziyaretinde -daha önceki buluşmaların birinde bahsi geçmiş olan- örgü örneği almak ile meşguldü.
bu araya küçük bir not sıkıştırmakta yarar görüyorum. bayanlar arasında bu yılın modası her taraflarda görmeye alıştığım, masa örtüsü kıvamındaki şallar. evet bu çeşit çeşit renk renk şallar yurdun dört bir yanına yayılmış durumda.
işta örneği alınan da bu modanın önemli örneklerinden birisiydi. ortamlara düştüğü günden beri bütün komşuların ilgisini çeken örgünün örneğini alma sırası nihayet ahmet'in annesine gelmişti. o da bu aradaki süreyi iki çift patik, üç başörtüsü kenarı örerek geçirmişti.
anne, komşudan örgünün püf noktalarıyla ilgili son teknik bilgileri alırken ahmet de evde olanlardan habersiz, dişlerini fırçalıyordu.

Geriye

  • 0
evvel zaman içinde kalbur saman içinde, güneşli günlerden biri. first person shooter tadındaki kahramanım ahmet, içinde anno dominiden sonra dokuzuncu yıl hissi ile uyanır. kaldığı yerden devam etmek ister hayata. yapamaz ama. ne yazık. ölüler ancak ölmeye devam edebilirler çünkü. hem ölmeye devam edip hem de kendi hikayemi yazabilirim belki diye düşünür hemen, aklına ghost filmini getirir devamında da. ölü olma durumu hakkındaki tek referansı bu filmdir netekim. başlar yazmaya elinde ucu kütleşmiş kurşun kalemiyle. evden iki cep çitlek ile kaçtığı, kendini doğaya adama amacıyla yollara düştüğü ve kırksekiz saat sonra da yüksek volümlü karın gurultuları eşliğinde evine döndüğü hikayesine.

o gün, evden aldığım cepler dolusu çitleği çitleyerek, önce hızla, sonra bacaklarımda laktik asit birikmesini önleyeceğini düşünerek yavaşça yürüyerek düştüm yollara. ve kımıl kımıl uzaklaştım evceğizimden. şehirlerarası yolun kenarından çimenlikten yürüyor olmama rağmen, otostop çekmeye prensip olarak karşı bir hareketti benimkisi. vahşiye gidiyordum..
[ne yazık ki yazarımızın bu kısımda yazdıklarını kalemin azizliğinden dolayı aktaramıyorum. bundan mütevellit, ikinci günün sabahına kadar olan zaman diliminde yaşananlar tarihin bir bilinmeyeni olarak kalacak.]
o sabah, yani evden uzak ilk gecemin sabahında ,uyandığımda yatak niyetine üstüne kıvrılarak uyuduğum şeyin bir otlar bütünü olduğunu görünce rahatsız olmadım hiç. yaşadıklarımdan sonra tersine yeni bir bilinç enjekte edilmiş gibiydi bol kıvrımlı beynime. doğaya uyum sağlamaya başladım bile diye aklımdan geçirdiğimi hatırlıyorum. yattığım yerden kalkmadan, saatin kaç olduğunu merak etmeden uzandım boylu boyunca. öylece gökyüzünü seyrettim uzunca bir süre. bulutların hareketlerini takip ederken aklımdan modern zaman zombilerinin güne başlangıç sekansının ikibin yıl uzağında olduğumu geçirdim. hayaller hayaller. onlar özgürlük kırıntılarıyla beslenirken ben, koca bir ısırık aldım ortalığı saran hiçlik duygusundan. özgürdüm. hem de en ilkel en saf özgürlüktü benimkisi.
ama özgürlük karın doyurmaya yetmiyordu, ünlü olamamış bir düşünürün düşündüğü gibi. siz ne bileceksiniz, peh. ayağa kalktım yavaşça, aranmaya başladım. her ne kadar bu yepyeni bilincimi zedelemek istemesem de, izlediğim filmlerden görüntüler doluştu kafamın içine.
aldığım tüyolarla, people are strange sesi gelirken solucan deliğinin öte ucundan, elimde ucu sivrileştirilmiş bir dal parçası ile yeşilliğin orta yerinde buluverdim kendimi. daha önceleri lisede yıl sonu pikniklerinde çok kere geldiğim bu yerin anlamını, önemini yeni kavrayabiliyor olduğuma üzülsem mi sevinsem mi bilemiyordum. lakin açlığım kararsızlığımın uzun sürmesine mani oldu. ve kendini benim gibi vahşi doğanın içine atmış bir tavuğun peşine düştüm.
önce pusuya yatarak ani bir hamle ile yakalayabileceğimi düşündüm ancak tavuk bir insana göre yakalanmama konusunda oldukça tecrübeliydi. derken ben de ani bir atakla koşturmaya başladım peşinden. çılgınlar gibiydim, damarlarıma hücum eden serotonin ile kendimden geçmiştim. tavuk ile uzaktan yakından alakam kalmamıştı, üzerimdekileri bir bir çıkarıyor çıplak bedenimle tozun toprağın içinde debeleniyordum. ikibinli yıllara inat ilkelliğin tadını çıkarıyordum. değme griinpiysçilere taş çıkartıyordum. yorulma belirtileri hafiften başlayıpnca yöntem değiştirdim tekrardan. atladım tavuğun üstüne basketbol ayakkabılarımın verdiği güç ile. ikinci atlayışta da yakaladım müstakbel yemeğimi. allah'ın hakkı üçtür. çok sağol doğa ana.
[tavuk cephesinde ise haberler hiç iyi değildi. anasız büyüyücek yavrularını düşünüp düşünüp doğa anaya küfrü basıyordu t. tavuğun hikayesi;
o sabah uyandığımda kuluçka evremin tam yirmi üçüncü günüydü. bunca süre aynı pozisyonda oturmuş ve çektiğim acıya dayanamaz olmuştum ki tanrıya şükürler olsun ki yumurtadan kıpırtılar gelmeye başladı. prosedür icabı kalktım yumurtanın üzerinden tabii ve özgürlüğümün tadını çıkarmak için yakındaki piknik alanına gittim. hem biraz bacaklarımı açıp, hamlığımı atmak hem de bişeyler atıştırmaktı dniyetim. derken hiç beklemediğim bu olaylar silsilesi
geldi başıma.]
tavuğun kafasını filmlerden gördüğüm boyun kırma hareketi ile kırdım. kıtırt. çıkan tırt sesi ile içim bir hoş olmuştu ama, vakit kaybetmeden tüylerini yolmaya başlamam gerekiyordu. çevreden kan kokusun alıp gelebilecek tehlikelerden için için tırsıyordum netekim. ama korktuğumu da kendime belli etmemeye çalışıyordum ötee yandan.
midem kazınmaya başlayınca çevredeki bodur ağaçların domatiz biçimli ufak meyvelerinden attım ağzıma açlığımı bastırır diyerekten. [daha sonra bünyemdeki ishale sebep olarak öğrenecektim bu minik domatizleri] güneş tepeye çıkmış iken pişirmeye hazır idi artık müstakbel yemeğim.
hemen çevreden kozalak ve bilimum kuru dalları toplayıp kav marka bir adet kibrit vasıtası ilen ateşe verdim. light my fire. sivrileştirdiğim dalı bulup tavuğu taktım ucuna ve kızarana kadar pişirdim. doğal yaşamda ilk günüm hiç de fena gitmiyordu.
yemeğimi bitirip öğle uykumdan uyandığımda ise güneş alçalmaya başlamıştı bile. yalnızlık hissimin nüksetmesi ile kendime zor zamanlarda tutunacak, danışacak bir varlık, kendisime özel bir put icat etmeye koyuldum. malzeme olarak elimin altındakileri, tavuğun arta kalan kemik/tüyleri, yatağımdan kalan sararmış çimenler ve harç olarak da çamur kullandım. böylece sürreel, evrime götürgeçimi bitirdiğimde hava kararmış, günün yorgunluğu üstüme çökmüş idi tüm haşmetiyle.
putumdan arta kalan çimenden kendime bir yastık yaptım böylece. uykuya daldım, yıldızları seyrederken. gecenin köründe uyandığımda kendime bile farketmeden altıma sıçmayı başarmıştım. aniden vücudumu basan yüksek sıcaklık ile kendimi yollara vurdum tekrardan. bu kez ters istikamete. yürürken bir yandan da kendimi temizlemeye çalışıyordum. onbeş dakikada bir tekrar tekrar tuvalet molaları veriyor, bünyemdeki son gurur kırıntılarını da vücudumdan atıyordum böylece. işte bu ahval ve şerait içinde, eve vardığımda ar damarı çatlamış ben, naber millet diyebildim sade.

Derli

  • 0
ohaaa ne enteresan laan. vay anasını hayatta neler var bilogculuğuna, blogspotun da maddi ve manevi çok büyük desteğiyle başlıyorum. çok saol lan blogır.
evet başlıyay. ama düşündüm de ben şimdi ne anlatsam da faydasız yahu, gözler kaymıştır bile fotoğrafa. amaan bu muymuş nidaları ile. yuh diyorum sana o zaman, bir oku önce ne anlatılmak isteniyor değil mi. fotoğrafın hikayesi ne, saçvesakalın erkek olmak duygusu içindeki etkisini anlatan bir yazı dökülecek belki parmaklarımdan olamaz mı. neyse. sen bildiğin yolda devam et madem. ben de buraya ahmet'in bir gün kalktığında nasıl cumhuriyet sonrası bir dönemde tahminen 1926 olduğunu anlatan hikayemi yazmaya çabalıyayım.
evet yukarıda da söyledim ya işte a new adventure is coming. daha önce belediye otobüsünde yolculuk ederken, evde pineklerken, uyuma arefesindeyken dillere destan maceralar yaşamış ve her birinden sağ olarak kurtulmayı başarmış biricik ahmedi bu hikayede ölümcül son bekliyor. aha sonunu söyledim ki gizemli bir ortam oluşmasın. işte yine yukarıda söylediğim gibi ahmet bir sabah uyandığında -hep tekrar- kendini pisbeyaz nevresim içinde, başı gözü sargılı yatar halde bulur. tabii şaşırır aman yareppi noldum lan ben içsesiyle. nolmuş olabiliiiir, bir düşüneyim hemen der bu düşünce ertesinden hızla. hızlı toparlanma ahmedilerin üstün özelliklerindendir.
ahhhha, duvarda atatürk portresi yok evet, sus işareti yapan hemşirenin tipi. tamam. düşüneyim biraz. hmmmm. oke sanırııım cumhuriyet yeni kurulmuş, daha 1930lara gelmemişler. hmm evet evet böyle olmalı. diye kendisinden beklenmeyecek voltajda ampuller parlatır sargılı kafası üzerinde. -çizgi film esintileri serptim öykünün içine nasıl seksenlerin sonu doksanların başı misali, nasıl?- ama orda dur bakalııım, küçük kahrama seni. nasıl bu hale geldiğini öğrenmen o kadar da kolay olmıyacak işte. bunun için en azından, birazdan gelecek hemşire ile kısa bir sohbet etmen, havalı sözler dağarcığından duruma uygun en uygun olduğunu düşündüğün sözü, beni türk doktorlarına emanet ediniz hemşirenım (ha düştü) quotesini sarfetmen gerekecek. ama işler düşündüğün gibi gitmeyecek işte. eveeeet bu sözlere hemşire pek de kapılmaz açıkçası, netekim güzel mavi gözleri örgülü siyah saçlarıyla ahmet'in geldiği zamanın evanescence solisti havasındadır (bkz: kuul). ben demiştim küçük kahraman. ha cidden bi evanescence vardı noldu onlara yahu?
hmm şimdi ne olabilir. kız da yüz vermediğine göre, iyileşme sürecini uzatma çabası içerisine girebilirsin belki. hemböylece kız için daha fazla şansın olur, zamanla etkileme metodlarını denersin üzerinde. ama o da nesi, hemşirenin kıçını başını ayrı bir yana sallayarak uzaklaşmasından iki dakika kırkbeş saniye sonra gelen tarık akan doktor, hastanenin yer sıkıntısından bahsedip, postayı koyuvermesin mi? ov may şit der içses. yol gözükmüştür bahtsız kahramanımıza, gözleri dalar biricik marty mcflyımızın. gözleri dalınca misafir mi geliyodu?
ivedilikle taburculuk prosedürü işlemeye başlar ahmet için, sargıların çıkarılmasına sıranın gelmesi pek zaman almaz yani. sargıların çıkarıldığı vakit bir diğer enteresanlık çıkar ortaya ahmet üzerinde görünürde ne bir yara izi, ne de en ufak bir bere görülmez. doktorlar tabii bilimin yılmaz temsilcileri başlarlar şaştık kaldık afalladık diye ruhsar türküsüne. derken güzel hemşiremiz eksik kalmaz, sağ kapıdan gelir, elinde gömlek pantolonla. ahmet'in içi pırpır eder hemen, bir de görür görmez hemşireyi kendisini giydirmeye geldiği kanısına varır ki tadından yenmez. hınzırca sevinir, sırıtır. amma yine sana hüsran yine sana dağlar var. kıyafetleri yatağının ucuna bırakıp, geçmiş olsun dileyerek sekerek uzaklaşmasın mı nazlı yar, peh.
nasıl bu zamanlara geldiğini bilememenin şaşkınlığı bir yandan. her türlü zemin ve zamanda reddedilmenin verdiği hafiflik sarmalar ahmeti. ama, pek fazla sürmez bu hal ve tavırlar. sarsılır, kendine gelir. kıyafetlerini giymek için boş bi oda bulur kendine arkada. onuncu yıl marşı fon müziği yapar kendine ıslık ilen. henüz cumhuriyette onuncu yılın gelmemesi kimin umrunda. başlar kısık gözlü bakışlar, saçlarını ıslatıp arkaya doğru taramalar, mafya stilinden. ama bu yapmacık mutluluk hallerine dayanamaz bünye. sıla hasreti gelip çatar. ama o, burada sıkışıp kalmış olduğunu kendine itiraf etmekten o kadar korkuyordur ki, tarağa bakakalır, gözünde iki damla yaş -her bir gözde bir damla- neden diye sorar.
neden bu kahrolasıca göt cebi taraklarının uçları bile birbirine eşit değil, LANET OLSUN!
ağlaaar ağlar. boğazı kurur. gözlerini kapar. aynaya bakar ne kadar kızardı acaba gözlerim diye. biraz soluklanıp gözler kızarıklığını kaybedince, doktorlar odasını bulmak. ben buraya nasıl geldim diye sormak niyetiylen yola çıkar. ve sorar da vesselam, ama yön duygusu olmayan ve kendisine yapılan tariflerden bi bok anlamayan bu delikanlı için çoook zaman alır. ve boşa bir çaba olduğu da hemen alt satırdaki doktorun söylediklerinden anlaşılacaktır.
doktor- burda o kadar çok hastamız var ki, bir bilsen. erkeklerin çoğu da savaş sonrası çıkan küçük çatışmalar nedeniyle geliyor hastaneye. biz de kimseye sorma gereği duymuyoruz. senin de onlardan biri olduğunu düşündük doğal olarak. keşke daha fazla yardımcı olabilsem, ama şimdi gitmem gerek.
ahmet, tatmin edici bir cevap alamamanın üstüne ne yapacağını bilememenin sosuyla hastaneden çıkıp, kasabanın sokaklarında bir aşağı bir yukarı ilerler bir süre. ki bu sıkıntının pek de uzun sürmeyeceğine dair işaretler belirir sağ köşeden.
olayın hangi şehirde geçtiğine dair, elimizde sadece rivayetler bulunmakta. bunlara göre konya'nın güneyinde şimdiki ermenek ilinin bulunduğu konuma yakın bir kasabada geçmiş bu fantastik kurgu.
ellerinde silahlar, arkadaki at arabasında dar ağacı -dar ağacı ikeavari biçimde ufak parçalar halinde taşınmaktadır. gerekli durumlarda ise görevliler, hakimin kanun kitapçığının ek kısmındaki darağacı kurma klavuzundan yararlanarak kurarlar ağacı- ile istiklal mahkeme kurucuları denetlemektedir halkı. olaysız geçen hafta sonrası elleri kaşınmaktadır kurulun. ki kurbanı da bu hikayedeki yegane isimli karakterimiz olacaktır netekim uyumam gerek artık. ama bundan önce ahmet'in bir köşede ekmek arası tahin pekmez yemesine, bunun üstüne de iki bardak su içmesine izin var. afiyet olsun.
on..dokuz..sekiz..yedi..altı..beş..dört..
ve darağacı yüksek kurulundan gözlemcinin, bizim şapkasız ahmeti görme anı. flaşlar patlasın. üç kere.
doğduğu zamandan çok uzaklarda ölen bu garip kahraman için, fatiha.
evet hikaye uzukluğundan dolayı resme yeni yeni konsantre olabildiğinizi düşünüyorum. nasıl bir fantastik kurgu şaheseri değil mi? evet.
ne diyorduk, mr. beard, siz isterseniz kendisini sakalına tükürdüğümünününü diye de çağırabilirsiniz, hatta üç kere tekrarlarsanız bu deyişi ve uslu bir çocuk olursanız bir gün sizin de böyle sakalınız olabilir.


resimi şurdan aldım.

Diğer Hikaye

  • 0
Yer/Zaman; beşiktaş'tan kadıköy istikametine hareket eden 12:15 vapuru. çok fazla sayıda olmayan yolcular, vapurun hareketini bekliyor her zamanki acele hallerde. ahmet de orda. pencereden dışarı, soluk havadaki istanbul manzarasına, bakıyor. biraz uzaklara bakan adam havalarında. ama 1-biraz kadar da yani büyük miktarda seviyor dışarı bakmayı. bir nevi pencere önü insanı o. bir nevi bizimkilerdeki cemil. aaa katil geldi. neyse. birazdan gelecek mesaj onu bu havadan çıkarıp, küçük bir iç hesaplaşmaya sürükleyecek. şimdi ise, yeşil-mavi karışımı renkte -amayeşiledahayakın- plastik botlardan geçirmiş ayağına, şişkoca, yüzü yeşil ve turuncu tonlarda garip derecede makyajlı, cumhuriyet mitinglerinin muhtemel katılımcısı, yaşlı hanım, karşısına oturuyor. kokona. elinde -muhtemelen vapura binerken aldığı- taze sıkılmış nar suyu var. koca bağyan çantası-nı kenara koyuyor. ağzındaki sakızı bir iki kez daha çiğnedikten sonra koltuğunun altına savuruyor. nar suyundan bir yudum alıyor. öksürüyor, öksürüyor, öksürüyor.. çok öksürüyor. bıraksan orda yüzyıllarca öksürür o derece. aralarda ağzına nar suyundan boca ediyor. yandan çaycı geçiyor bu esnalarda. çay ne kadar? bir lira. ver bakalım bi tane. açık olsun ama haa! şeker ister misiniz? şeker kullanmam ki ben. açık koydun demi. hay seni gidi çaycı, şeker kullanmaz ki o. al bakalım. muhtemelen çayın soğuması için, az önce bitirdiği taze sıkılmış nar suyunun kabına boşaltıyor çayı. . kendi kendine söylenmeler. aaa tüh bak akıl edemedik de plastiğe boşalttık iyi mi. ay ay ay. ahmet yüz vermiyor kadına, dışarıyı izlemeye devam ediyor. derken.
*..............laaaan şeklinde bir mesaj gelmiş. kimden? şimdilerde yegane dostu olandan, kimden olucak. eskilerde spam adam diye alay ettiği, yüce gönüllü arkadaşından. zamanında, ninja kamlumbağalardaki rafael pozisyonunda bırakırken şimdi beraber dolaşacak ondan başka kimseyi bulamaması üzücü onun açısından. yine giyerken rafael pembe kazağını, gideceksin o kuul tavırlarınla yanına. adeta leonardo gibi. ama. beraber bornova bornova filminin nadir gösterimlerinden birine mi gidecektiniz?
bu kez kadından. telefonu çıkarıyor çantasından, küçük bir yere düşürme tahlikesi ile. okumaya çalışıyor mesajı. oğlum bi bakıversene şuna ben gözlüklerimi unutmuşum. ahmet isteksiz, alıyor telefonu. kim aramıştan geliyo mesaj, biri aramış ulaşamamış felan. kim aramış, tuşleyiversene bi kimmiş yeşile bascan tuşleyiver ben şimdi okuyamam bakalım kimmiş bi ariyim. tamam arıyor, remziye yazıyo. ver bakalım telefonu, hı alo remziye beni aramışın heralde, ee ben karşıya geçiyorum annemin yanına, evet sonra görüşürüz tamam mı, hadi canım pazartesi ben seni ararım akşam üstü gelirsin bizim kızın ofisine hem bak güzel kıyafetler var, onlara bakarsın görüşürüz tamam mı, hadi öptüm. yüz vermiyorsun remziye'ye ama bir gün yalnız ikiniz kalacaksınız diye geçirdi içinden, yanlarından üç beş martı geçti az ilerde kız kulesi. kulaklıklarını taktı. agalloch - bloodbirds çalıyordu, ilerlerken.


mesaj: 2012 diye bi film çıkmış, fragmanını izledim şimdi süper bişi laaaan.

Fill in the Blanks Tres

  • 0

Saat yediyi on geçiyor. İstanbul'un adalar manzaralı şirin semtinin tepelerde yer alan bir mahallesinde kimsenin bilemediği bir nedenden elektrikler kesilir. O sırada Ahmet içinde akşam yemeğinde de kahvaltı edenlere has o garip duyguyu barındırıyor. Çarpı yalnızlık. Evde modemin ve o sırada su ısıtma görevini azimle devam ettiren su ısıtıcınınki de dahil ışıklar yirmi beş dakikalığına sönük kalacak. Ahmet'in sonsuz döngüye giren yalnızlığı pi sayısı ile çarpıldı. Sandalyesinden doğrulup kafasını pencereye taraf uzattı, herkesin aynı durumda olduğundan emin olmak için. Sorun yok. Yerinden dikkatlice kalktı, cep telefonuna uzandı. Bir mesaj geldi, okudu. Nihai hedefi vitrine ulaşmak için telefonunun rehberliğinde sağa çark edip uygun adım ilerledi. Kara gün dostu bir mum bulabilmek için çekmeceleri karıştırmaya başladı. Alttan ikinci çekmecede baş parmağı uzunluğunda bir tane buldu. Hayretti. Çay tabaklarından birine yapıştırdı, bir kaç damlasını akıtarak. Ev bir anda soğumuştu, yorganın altına girmek amacıyla odasına yöneldi bu kez. Koşar adım. SAY!
bir ben miyim perişan
gecenin karanlığında
yosun tuttu gözlerim
yalnızlar rıhtımında
Sayarken bir yandan da ayağının serçe parmağını kapıya vurmakla meşguldü. -aynı deneyimi yaşayanların da iyi bileceği gibi- Çok acıdığını özellikle belirtmek isterim. Acısı hafifleyince mumu bez dolabının üstüne koyup, kendini yatağa attı. bir kez muma üfürdü. mum titreşti. ama sönmedi. iki muma üfürdü. mum çok titreşti. sönmedi. Bu doğumgünü de son dönemecine böylece girdi. Bir dakika otuz saniye sonra yerinden kalkıp mumu söndürecek, beş dakika sonra uykuya dalacak, yedi saat sonra uyanıp, yedi saat on beş dakika sonra kapıyı iki kere kilitleyip dışarı çıkacaktı.

Fill in the Blanks TU

  • 0
previyısli on..

tuvalete giden yol uzun. koridor, sağda mutfak, solda kapı. tuvalet karşıda. işedi. işerken aklında prostat kelimesi. bir fısım tuvalet kokusu. doğru televizyon karşısı koltuğuna. ayak ayak üstüne attı, çoraplarının tiftiklerini yolmaya başladı. halı siyah noktalardan geçilmiyor zaten. temizlik yapmak gerek. mutfaktan gırgırı getirdi. gırgır kullanma teknikleri 101 dersinden kaçmasaydı keşke. bir türlü beceremiyordu halıdaki pislikleri verimli biçimde toplamayı. boşa çaba. gırgırın topladıklarını mutfak balkonundaki poşetin içine boşalttı. fırınüstü ocağına bakarken, akşama ne pişirsem diye düşündü dönüş yolunda. aklına bişey gelmedi. eldekiler dahilinde yapılabilecek pek bir seçenek de yoktu ya hani. annesinin gönderdiği tarhanadan bir tutam ile, geçen hafta aldığı makarnadan arta kalanlar vardı evde bir tek. buzdolabından bi tane amasya elması aldı, bi tane de mandalina. iyi bakmak gerekir bünyeye. hasta olmak hiç işine yaramazdı şu aralar. kabuğunu soymadı elmanın, sade dörde bölüp çekirdeklerini çıkardı. malum eldeki vitaminleri kaçırmamak gerek. elma kabuğu vitamini nedir aceba? içine bir sıkıntı bulutu doldu, ikinci elma dilimini ağzına atarken. televizyonda 1-2-3 pişir. devamlı iç ses şeklinde geçen hayatın verdiği kaçınılmaz sıkıntı hissiydi bu. evdeki boşluk o kadar büyüktü ki, kendi başına doldurmaya gücü yetmiyordu. telefonuna baktı. bi ışık bekledi telefondan, ne bir ışık ne de bir ses. telefon rehberini baştan sona gezdi, mesaj yollayacak birini bulmak için. negatif. kenardan penguen'in eski sayılarından birini aldı eline. resimlerine bakıp yazıtlarını hatırlama oyunu oynadı kendiyle. sıkıldı. televizyonu kapattı. odayı derleyip toplayıp, düzeni sağladıktan sonra bişeylere başlamak gerekir dedi kendine. tepki geldi vücudundan otuz saniye geçtikten sonra. yatağı topladı. eline yarıda bırakılmış, yolda'yı aldı. jack kerouac. yatağın üstüne oturdu. derken. yassıçimen savaşı. 1230.

tu bi kontinyud..

Fill in the Blanks

  • 0
saat 8. uyandı. saate baktı. saatin 8 olduğunun o da farkına vardı. bir yere geç kalmış gibi hissediyordu, ama değildi. biliyordu. yatmaya devam etti bir süre daha tavana dikerek gözlerini. başucundaki kitabı aldı kucağına. iki elini de battaniyenin altından çıkarmadan okumaya çalıştı bir süre, beceremedi. tek kolunu çıkarmak zorundaydı. sağ kolunu feda etti. ev çok soğuk, doğalgazın kilosu çok pahalıydı. kıyamıyordu paracıklarına, cimri miydi. belki, biraz. tek kolu ile kitabı dengeledi, bir süre okumaya çalıştı. kafası sanki başka biyerdeydi. halbu ki bomboş hissediyordu. resetlenmişti.aynı sayfaya, aynı satıra, aynı kelimeye dakikalarca gözünü dikti. sanki zihin gücü varmış da. sıkıntı. para. horses. horses. horses. neden bir düşüneninsanın dediği gibi kriz zamanlarında ilk eğlenceden yana kısmıyordu hayatını. hiç eğlenmiyorken nasıl bir eğlence anlayışıyla yaşıyordu ya da. o ilaçları almak yerine pekala bir faturayı ödeyebilirdi. ilaçlardan bahsetme. ama bir borcun kapanması kendini bu kadar iyi hissettirmezdi. kitabı sehpaya koydu. battaniyenin altından zorlanarak çıktı. ayaklarını terliklerine geçirdi hemen. dünden kalmış ıhlamurun üstüne su ekledi biraz. tüpü on..dokuz..sekiz..yedi..altı..beş..dört..üç..iki..bir.. ateşledi. tekrar içeri geçti. başı ağrıyordu. ilacını almak istiyordu. ama öyle ayin kıvamına getirmişti ki hayatını, o 10 miligramlık beyaz küçük ovalimsi tozu bile tok karınla almaya zorunlu hissediyodu kendini. nasıl bir uyuşturucu müptelası olduğunu kendi bile anlamıyordu. filmlerde izlediği hiç kimse gibi değildi. parası olmadığı için ailesine bıçak çeken üçüncü sayfa haberi, kız arkadaşına para için yalvaran zavallı duruma düşmüş yakışıklı, değildi. ekmek almak için bozuklukları topladı. üstüne gocuğunu geçirdi. ki karşı dairenin kapısı açıldı. durdu. gözetleme deliğinden baktı. kapıya kulağına dayayıp, ayakkabısını bağlamasını, merdivenleri inişini ve giriş kapısının kapanış sesini dinledi. pencereden dışarı baktı. güneş vardı. perdeyi sıkı sıkıya kapadı. dışarı çıkmaktan vazgeçti. güneşli havaları sevmiyordu hiç. hele ki bir kış gününde. tarkan'ın o şarkısını da hiç sevmemişti zaten. kışın güneş olmamalı. insanların evlere kapandığı, dışarda tek başına fink atabildiğin havaları kollamalı temiz hava almak için. gocuğunu astı tekrar. çekmeceden yarısı yenmiş bir paket çizi kraker çıkardı. ıhlamur kaynıyordu. altını kıstı. bardağının içindeki dünden kalmış artığı döktü, bi erzincan küp şekeri attı. süzgeci aldı, üstten ikinci raftan. ıhlamurunu döktü. rengi biraz soluklaşmıştı. ıhlamuru değiştirmek gerek diye düşündü. odasına döndü, pancuru çekti biraz. içeri soğuk, temiz hava girdi. hemen yatağa attı kendini. ıhlamurdan bir yudum. yarım çizi. tertibiyle bitirdi kahvaltısını. ilaç vakti gelmişti. hapını attı ağzına. üstüne bolca su iç derdi annesi. yoksa böbrekler belli bir zaman sonra süzemiyormuş ilaçları. acaba iki mi, tek mi böbreği vardı? diyaliz. televizyonu açtı. sabah haberleri. sağlık bazlı kadın programları. bir çizgi film. dur. dur. dur. durdu. tanıdık gelmedi hiç, yeni nesil olanlardan. [tv'den gelen dış ses-az sonra coyote]. işte bunu seviyorum. pazılının başına kuruldu. saatlerce ayrılmadı başından, belini bükerek aynı pozisyonda. beli ağrımaya başlamıştı artık. acaba dedikleri gibi kambur kalma şansı yüzde kaç? tuvaleti geldi. tuttu kendini. pazıla da veremiyordu kafasını. öyle boştu ki.

tu bi kontinyud...

Upless Mrs. Çingene

  • 0


Ahmet o akşam, kendini hürriyet isimli gazetenin foto galeri sayfasında buldu. Önünde alabildiğine yurdum insanı, memleket kokusu, mankenlerin kusurları vs. başlıklı galeriler uzanıyordu.

O kasvetli, bol yağmurlu-çamurlu istanbul akşamında ofisine tıkışmış, elinde adana kebabı o titrek ekranına bakıyordu. Yeni başlamıştı işe. İlk etapta müdürü 14.1'' koca kasalı bir monitör tahsis etmişti kendisine. Bol bol gece vardiyasına kalması icap ediyordu işe öğrenmesi gereğiyle.
İşte koca ofiste tek başına elinde adana kebabı, Ahmet'in devam hikayesi.

Akşamcı bu yeni yaşam tarzına adapte olması kolay değildi. Hemen herkesin düşebileceği tuzağa o bodoslama atladı; üstsüz çingene isimli galerideki ilk fotoğrafa kandı.

Böylece uzuuun bir yolculuğun ilk adımlarını attı son derece hevesli, tavşan deliğine düşmüş alice ürkekliğinde tıklamaya başladı fotoğrafların üstüne -bir yandan da sağına soluna önüne arkasına bakaraktan, özellikle bayan çingenenin seramikli kısımlarına tıklıyor, zevkin doruklarında geziyordu ki, tamamen amacının dışında görüntülerle, -tahminen şakşuka müziği eşliğinde- oynayan insanlar güruhunun görüntüleriyle karşı karşıya kaldı.

Kaçış yoktu.

Olayın tüm vehametine rağmen devam etti.

tıkladı, tıkladı, tıkladı...

Otobüs

  • 0
saat 08:20. kahramanımız elini yüzünü yıkamış, dişlerini fırçalamış, yeni aldığı ithal parfümden üç fıs boynuna
bir fıs da tişörtüne sıkmış. yani sabah hazırlığı tamam. şimdi maillerini kontrol ediyor. Servis uzaklaşalı yarım saat
oldu.

Ahmet birazdan evden çıkıp otobüse binecek, inecek, sonra bir tanesine daha binecek ve tüm bu yolculuk süresi boyunca aklında "acaba kimse birşey der mi" düşüncesi olacak. sonra bu kadarıyla yetinmeyip birinin kendisi üzerine oynaması
ihtimali dahilinde vereceği cevap seçeneklerini düşünecek.

-siz de bu yazının, bir bankanın kredi kartı reklamı senaryosuna bağlanacağı hissine kapıldınız mı? Sanki birazdan "sal kendini ahmedim atla uçağa hem bak 72 taksit yapıyoruz, git tahitiye". "gir mavi ciinse bir kot al kendine." benzeri gaz sözler sarfedeceğim. ama öyle değil işte. gününün en büyük eğlencesi iki petibör arasına koyduğu taze kavrulmuş lokumu yemek olacak olan böyle bir kahramana atla uçağa git tahitiye diyemezsiniz dostlarım. diyemezsiniz.

işte çıkıyor evden, çöp poşetini yine içerde unuttu. çöpün kokusu artık mutafağı sarmıştı halbu ki, öte yandan işe de daha fazla geç kalamazdı. iki kere kilitliyor kapıyı, her zamanki gibi.

sıkıldınız mı, sıkılmayın. ahmet'i böyle sıkıcı bellemenizi istemem. onun da küçük oyunları var oynadığı.
mesela evden çıktı ya hani az önce. internetten otobüsün kalkış saatine bakabileceği halde bakmadı. zamanlamayı şansa bıraktı, böylece gittiğinde az bir bekleyiş süresiyle otobüs gelirse sevinecek hele bir de oturacak yer bulursa değmeyin keyfine. bir flaşbek yapalım dostlar hazır eğlenmeye başlamışken. nasıl renkli bir hayatı olduğuna dair üniversite günlerinden bir alıntı sunayım sizlere. üniversitenin ilk senesi. aslında bu ikinci üniversitesi o zaman şöyle diyelim, ikinci üniversitesinin ilk senesi. arkadaşlarıyla beraber türkiye piyasasına yeni girmiş repli raklı müziğin yerli temsilcilerinden birinin konserinde. böyle ortamlarda doğal karşılanacak bir kız erkek bakışmasından sonra kızın yanına yaklaşıyor. telefonuna bir mesaj yazıyor ve kıza okutuyor.
herhalde kızın gözlerinin çok güzel olduğunu söylüyordur bilemiyorum. cevap için fazla beklemiyor, ne yazık ki olumsuz. ama üzülmek yok ne demişler dene yenil, bir daha dene bir daha yenil. ya da öyle birşey.

tekrar şimdiki zamana dönbiliriz. ahmet binmiş bile otobüse, her zaman yaptığı gibi duraklardan binen güzel kız sayılarına göre yerlerin yalanılabilirlik endekslerini hazırlıyor. şimdiki sorun büyük şehrin bir gerçeği. trafik. saat 08:40 oldu bile.



to be continued...

Hayat

  • 0
saat 7:20. aynen bir pazartesi,bir çarşamba veya bir cuma günü gibi bu gün de telefonun alarmı aynı volüm/titreşim birlikteliğinde çalıyor. kahramanımız ahmet bu sefer diğer günlerden farklı olarak kolayca uyanamadı. belki önceki gece mesaiye kaldığından kendine biraz daha uyuma hakkı verecek. belki facebookda tanıştığı kıza anlattığı yeni santana olma hayalini kuruyor kafasında ve uyanmak istemiyor rüyalar aleminden. ahmeti önemsemediğimden değil ama nedeni farketmez, gözleri kapalı bir şekilde masanın ucuna kadar gelen telefonu erteliyor. aynen hayallerini ertelediği gibi ama telefon bir daha çalıyor ve bu sefer uyanmalı. hayallerinden gerçeğe, gerçeği hayallerine çevirebilmek için. ama bilmediği birşey var ki öykünün sonu çktan yazıldı.

eveet edebiyat derslerinin yüce öğretilerinden biri olan giriş/gelişme/sonuç üçlüsünün giriş kısmını geçiştirdim. nasıl girişin sonuna doğru bulduğum vurucu kelime öbeğini beğendin mi, sence de çok git kendini çok sevdirmedenvari değil mi?

şimdiii öuküyü giriş kısmında ipuçlarını gördüğünüz yönde -ama şaşırtmaçlarla da bezeli şekilde- daha da ayrıntılandıracağım. korkmayın kafanızda cevapsız hiçbir soru kalmayacak anlatılanlarla ilgili hatta iddia ediyorum kafanızda cevapsızı geçtim hiçbir soru olmıyacak. o kadar iddialıyım dostlarım. ama o kadar da tembelim ki biraz da ortamı heyecanlandırmak adına gelişme kısmını arkası yarına bırakıyorum..