Sesli Düşünüyorum : Yaprak dökümünün çağrıştığı

  • 0
Yaprak dökümü denen güzide yapımı izliyordum da leyla ilen saf -hani o grafiker olan- kızı benim çıktığım yokuştan iner görünce heycanlandım. aklıma -lisede- ikisi de çalışkan olup beraber takılan sınıfın -nerd deniyor ingilizcede sanırım- kızları geldi aklıma. mesele beraber takılmaları değil de bazı derslerde birbirlerini konuşturuyorlar diye ayrı ayrı oturmalarıydı. üzerinden yıllar geçmiş olsa da en ufak şey bile bana bunu hatırlatır, ilkokul aşkımı veya aldığım madalyaları -mahalleler arası turnuvada altın karmaya girme başarısı da unutulmamalı- değil de bu kızlar gelir. ne biçim insanlardınız siz, noldu peki..

In Bruges

  • 0


bilmemkaçıncı geleneksel bizim evin ödülleri töreninde en iyi film ve en iyi erkek oyuncu ödülleri -ki colin farrell aldı ancak yoğun programı nedeniyle törene katılamadı, onun yerine ödülü filmde de kendisine eşlik eden güzel hanımefendi aldı- In Bruges aldı. kim demişse ki gelin millet bruges'de film çekelim deyü, kim yazmışsa hikayeyi iyi etmiş, gayet sade, güzel bir film hediye etmiş bana.

Başrollerde colin farrell ilen brendan abimizin yarattığı irlandalı etkisi ile oluşturulan ara kesitler filmi - benim için - çok çok eğlenceli kıldı. (bkz: irlandalı etkisi) (bkz: içimizdeki irlandalılar)

özellikle colin farrell'ı miami vice gibi saçmalıklardan sonra böylesine bir filmde görünce şaşırdım amma artık bu filmin hatrına yeni işlerini de beklemeye başlarım. son sözüm taksonomculara ingiliz/irlandalı/iskoç aksanıyla konuşulan içinde komedi unsurları barındıran aksiyon filmlerine -ayrıntılı tanım için bkz: guy ritchie- özel bir tür adı koyun da ona göre ben de izleyeceğimi bileyim. iyi geceler, iyi şanslar.

Revolutionary Road

  • 0
Sam Mendes abinin sinema filminlerini de izlemiş biri olarak ayaklarım kendiliğinden götürdü beni revolutionary road'a. az çok filmin neden bahsettiğini gitmeden de çevremden duymuş idim. her ne kadar bir american beauty etkisi bulamıyacağımı bilsem de sağlam bir orta sınıf eleştirisi bekliyordum. beklediğimi de buldum.

ara not:kate winslet'i film boyunca nedensiz yere naomi watts sanmam da ilginç bir anımdır. kate'i daha çirkin bellemişim kafamda demek.

hayallerin notu: filmden sonra içimden orta anadolu'nun parisi ılgın'a yerleşmek gelmedi değil.

dip not: mahallenin delisi rolünde ortalıkta gezinip en doğruları söyleyen arkadaşta, mahallenin muhtarlarında şarkılı türkülü toplumsal mesaj veren deliyi gördüm bir an.

Gran Torino

  • 0

i love Clint Eastwood hissi yaratan filmlerin sonuncusu Gran Torino. Belki Clint'in -umarım ilk isminle hitap etmemin bir sakıncası yoktur- biraz da kendinden birşeyler katarak -malum muhafazakarlık hikayesi- yarattığı Kowalski karakterinin dönüşümüne tanık oluyoruz filmde. Eski kovboyculuk oynadığımız zamanlardan kalma piuuv piuuv sahneleri eğlendirse de. kasabanın kovboyu -spoiler- artık silahlara veda etmiştir. -spoiler-

Filmin soundtracklerinde yer alan ve filmle aynı adı taşıyan şarkıda da Clint'in parmağı olduğunu belirteyim ve huzurlarınızdan çekileyim. iyi seyirler, iyi dinlemeler.

Waltz with Bashir

  • 0


bazı filmler sırf insanın gözüne soktukları nedeniyle izlenmelidir. waltz with bashir de bu sınıfa giren filmlerden. 1980lerde lübnanda yaşanmış katliam ve buna seyirci kalışın hikayesini ancak bir israillinin anlatması bu kadar etkili olabilirdi. filmin karanlık atmosferi, müzikleri ve giderek detaylanan görüntüler de anlatımı güçlendirmiş diyorum ve son sözü hınçal'a bırakıyorum.

filmi baştan sona izleyip de cımbızla içinden aushwitz kelimesini çekenler yönetmene haksızlık etmek konusunda şansını zorluyorlar, aman dikkat!

nick and norah's infinite playlist

  • 0


son birkaç yıldır playlistime kattığım indie türündeki müziklerin çokluğu, indie ruhu barındıran filmlere olan ilgimin artmasına sebebiyet verdi. garden state, juno,little miss sunshine felan derken serinin son halkası -yine juno'da da başrolde olan- michael cera'nın -başrolde- mülayim bir genci canlandırdığı nick and norah's infinite playlist. öncelikle şunu söyleyeyim ki filmin türünün diğer başarılı örnekleri gibi, şarkı seçimlerini gayet de başarılı yaptığını düşünüyorum. netekim bende bu grup kimmiş bir bakayım etkisi yarattı. filmin kendisine teğet geçecek olur isem, herhangi bir mesaj verme kaygısı içinde olmayışını sadece kendi hikayesini anlatıyor oluşunu sıcak buldum. bu tür filmlerde mesaj verme kaygısının eğreti durduğu ve duracağı kanısındayım. varsın akademi görmesin, almasın adaylar arasına filmi, değil mi benjamin? new york'un doğu yakasından bildirdim. iyi geceler.

if!

  • 0


if! istanbul film festivali kapsamında -evde düzenlediğimi kısımları haricinde- beş film izlediğim göz önüne alınırsa -muhtemelen- yapabileceğim en iyi şey bir ilk üç belirlemek olacaktır, kendimce. filmler hakkında herhangi spoylır da vermek istemiyorum, bulun izleyin. amma velakin birinci filmin orda yer almasında müziklerini başarılı bulmamın etkisi olduğunu belirteyim. daha fazla uzatmadan sıralamaya geçelim. tüm yurttan gelen oylar sonucunda;

1.The Man Who Loved Yngve
2.Franklyn
3.Just Another Love Story

Ayşegül gotik

  • 0

gotik camiayla ilk tanışmam yaklaşık olarak, rock/metal grupları dinlemeye başladığım tarihlere tekabül eder. o zamanlardan bu zamanlara çok şey değişti. numetaller, himler geldi, anatema iyice melankolik olup ev ev dolaşmaya başladı nerdeyse. neyse diyeceğim o ki gotik camia da genişledi ve görüyorum ki hayatın her bir yanına girmeye başlamışlar. yemekteyiz isimli tadından yenmez programda gördüm bir kızcağızı. konsept uyarınca önce pazara gitti sebzesini neyim aldı. manavdan güzel kızımıza pembe bir yumoş hediye etmezler mi, ederler tabii. kızımız da meğersem pembeyi çok severmiş, her ne kadar hep siyah giyiniyor olsaymış da.

mutafağa gelindi. kızımız kendince ortalığı katop karıştırdı, kendinden müzik kariyerinden taksimde çıktığı bardan felan bahsetti bi ara. ne kadar güçlü bir sesi olduğunu söylerken kendine şebnemciğini örnek aldığını belirtmeden geçemezdi -ya da geçti mi. türkiye'de gotik olmanın, kendisine çevrilen gözlerin yargılar bakışlarından bahsedecekti belki, ben kanalı değiştirdim.

geri döndüğümde her gotik kızın yanındaki uzun saçlı erkek nerde diye merak ediyordum. çok da bekletmedi beni kereta. elinde gitarıyla giriverdi kapıdan. türkiye'deki her gotiğin içinde yerini aldığına inandığım küçük şebnem, küçük özlem çıktı ortaya geniş bir repertuarda eğlendirdi insanları.

Gordan Giriček

  • 0


nba'e gitmeden önce en sevdiğim avrupalı oyuncuydu. nba'de pek kendini gösterebildiği söylenemez halbuki ginobili'den sonra onun da bir takımın temel taşlarından olmasını bekliyordum olmadı. döndü avrupa'ya hem de istanbul'a. en son sakatlandı haberini almıştım bugün izmir'deki türkiye kupası yarı finalinde efes pilsen'e karşı oynadığını görmek mutlu etti beni. arayı soğutmayalım gel sana üsküdar'da kahvaltı ısmarlayayım gordan, sonra da tek pota maç ederiz ne dersin?

benjamin button

az evvel dediğim üzere haftasonuna yılın iki hit filmini izleyerek girdim. bunlardan ikinci olanı da hem yönetmeni hem de senaryosunu oluşturan öykü nedeniyle büyük bir merakla beklediğim
the curious case of benjamin button idi.
filme geçmeden önce filmin de senaryosunu oluşturan öykünün duyduğum en ilginç düşüncelerden biri olduğunu belirtmek isterim ki yaklaşık bir yüzyıl sonra aynı fikir benim de aklıma gelebilmişti.

filmde herkesin başlıca yakınma noktasını oluşturan ilk bir saatin çok yavaş geçişi ve sıkıcı oluşundan ben de yakınmayayım -sanki böyle söyleyince yakınmış olmadım. böyle bir yakınma bir yana hele ki yönetmen fight club, seven gibi başarılı filmlerin yönetmeni olunca böyle bir hikayeden çok daha fazlasını çıkarabilmesini beklerdim kişisel olarak. kişisel hoşnutsuzluğumda bunun da etkisinin olduğunu belirteyim eğer bu beklentiyi çıkartacak olursam filmin uzunluğunun ve bazı kısımlarda çok takılmasının verdiği sıkıntı dışında filmi gayet beğenedebilirdim.

başrol oyuncularına değinmeye bile gerek duymayarak film ile ilgili oscar tahminimi yapayım bu arada, makyaj dalında olan dışında belki bir tane daha ödül alabilir görüşündeyim ama o da büyük ödüllerden olmayacaktır diyorum ben.

son söz olarak keşke benjamin button'ın yaşam evrelerine ve daisy ile olan aşkına ayrılan -daha fazla- süre daha eşit dağıtılsaydı. bence o zaman film bir seviye daha yukarı çıkabilirdi ve david fincher'ın bir diğer unutulmaz filmi olabilirdi.

aklımdan fitzgerald'ın kitabı nasıldı düşüncesi de geçmiyor değil ?