Hergün Bir Şarkı Adeta #28

  • 0
Bugün biraz da elektronik diyoruz. Herşey kararında güzel olabiliyormuş meğerse. Evet. İnsanın önyargısını atom parçalamakla karşılaştıran Aynştay'a, mavi boncuk filmiyle çocuk yaşımızda bizi stockholm sendromuyla tanıştıran Ertem Eğilmez'e, 86 gay pride'ında eşcinsellere destek için yürüyüşe katılan ingiliz madencilere  selamlar. Sıkıcı bir pazartesi öğleden sonrasına eşlik eden bu parça, Edvard Grieg'in Solveig's Song isimli eserinin elektroniğe bulanmış hali. 
2:56'da başlayan trompet soloya özel dikkat.

Hergün Bir Şarkı Adeta #27

  • 0
Bugünün şarkısı '69 Woodstock'ta 7.500 dolares karşılığında çalan grup Jefferson Airplane'den geliyor. Jefferson Airplane demişken de, serbest çağrışımın bana verdiği yetkiye dayanarak, Coen biraderlerin A Serious Man'ini anmadan geçmeyeyim. Çağrışımın gerekçesi film izlendikten sonra anlamlandırılacaktır.

Hergün Bir Şarkı Adeta #26

  • 0
Hergün bir şarkı köşesinde, bugün daha hakim olduğum dağlara doğru seyirtiyorum. Siz bilmezsiniz, djent diye bir akım var avrupa'da hayaleti gezinen. Türün adınının hikayesi felan heryerde var, merak eden bulur. Zaten internettesiniz, bakın.
Gün geçmiyor ki djent olarak etiketlenen, birbirinden farklı veya birbirinin kopyası olan pek çok grup, gitaristlerine aldıkları çok (çoktan kasıt 7/8/9) telli gitarlar ile yeni müzikler üretmesin. Bir de bu akım ile birlikte yutublara, bandcamplere vs. saçılan, bir grubun bölüştüğü işleri ben tek siz hepiniz modunda kendi başına yapan ve hayret biçimde şukela işler ortaya çıkaran, yetenek kumkuması yalnız kovboylar var. Plini isimli müzik oluşumu da bu kovboylardan birisinin eseri işte. Dinlemeden önce videonun Plini'nin son EP'sine ait olduğunu ve süresinin de onyedi küsür dakika olduğunu hatırlatır, huzurlarınızdan ayrılırım. 
Caz, fusion ve bolca da progresif öğeler içeren bu müziği dinlerken beni düşünün emi?

Hergün Bir Şarkı Adeta #25

  • 0
Bugünün şarkısı, run to the hills diyen iron maiden'a indie camiasının yanıtı niteliğinde bir parça. Smith & Burrows söylüyor ve diyor ki kaçmayın, yaşamak çok güzel. Pek vakit kaybetmeden yine kendileri düzeltiyor ama bok güzel.
Ejderha Üstüne Kurulu Şehir

Ejderha Üstüne Kurulu Şehir

  • 0
Kimin ahı tuttuysa artık, fotoğrafa bakarken, ben gidiyordum ve arkamdan ağlıyordu şehir diye yazmaktan başka birşey gelmedi aklıma. Ljubljana'nın güzel insanları ne deseler hakları var, sen gel biz buraya şehir kuracaz arkadaş kaçıl az öte diyerekten, memleketin ejderhasıyla savaş, pıçağınla dürt ve hatta mağlup et onu. Sonra karanlık çağdan kalma, kesif bir nem kokusuyla kaplanmış romantizm anlayışına sahip insanlar gelsinler ve şehrin için, arkamdan ağlıyor gibisinden ifadeler kullansınlar. Kimse kusura bakmasın ama bu şehir ne sen gidiyorsun diye arkandan ağlar, ne de aaa ne iyi ettin de geldin diye gülen yüzünü açar.

Mitoloji'de çokça bahsi geçen, yarın insan/yarı hayvan yaratıklar dendiğinde akıllara ilk gelen, çocuk yaşlarımıza denk gelen herkül dizisinde gördüğümüz ve bir şekilde beynimizin hızlı erişilebilir kısmına yerleşmiş olan centaur oluyor. Yarı at/yarı insan olan bu yaratıklarla bir kere de mortal kombat III'ün tek kişilik modunda ilerlerken yarı finalde karşılaşmıştım. Halbuki satyr diye de bir şey var, yarın insan/yarı keçi olarak geçen bu yaratıkların tanrısı ve pek tabii en bilineni de Pan. Flütü ile temsil ettiği hedonist değerler ile modern dinlerin şeytanı olarak görülebilecek bu tanrı salgıladığı koku ile insanlardaki amaçsız seks ihtiyacının ortaya çıkmasının başlıca sebebi. Tecavüzcüye, parfüm sürmüş kadın üzerinden pan'a atıfla, ama hakim bey parfüm sürmüştü şeklinde bir savunma ile ceza indirimi aldırıp aldırılamayacağı da merak konusu olan konulardan. Prometheus günümüzde yaşananları, binlerce yılda ortaya çıkarılmış şu tek dişi kalmış medeniyeti görüyorsa, muhtemelen ateşi insanlara hediye edip de başbaşa kaldığı sonsuz acıya hayıflanıyordur.

bir yaz gününe mi benzetsem seni?
çok daha güzelsin çok daha sıcak
sert rüzgarlarla savrulur ya bahar çiçekleri
ve yazın miadı dolar çabucak:
kavursa da bazen güneş bizi
zaman zaman soldursa da bedenimizi
her çiçeğin solar bir gün yüzü
zaman acımasız büker belimizi.
ama hiç bitmez sende sonsuz yaz
sendeki güzellik her zaman baki
ölüm bile alamaz seni gölgesine.
sendeki güzellik her zaman baki
senin yüceliğinle kurulan bu mısralar
zamanı aşıp sonsuzluğa varacak
nefes aldıkça insan, gördükçe gözler
bu şiir sana daima hayat verecek.


Sonnet 18, Shakespeare

Senin durumunda yağmurdan korunmak zor biliyorsun. Daha önce de aynı şekilde başka şeylerden korunmak istemiştin, hatırla bakalım işe yaramış mıydı? Hayır, değil mi. Senin yapabileceğin ne ben sana söyleyeyim, içine tamamen işlemesine izin vereceksin yağmurun. Bir süre sonra bakacaksın ki sırılsıklam olmuşsun, ama öyle böyle değil ve o an artık daha fazla ıslanmanın pek bir şeyi değiştirmeyeceğinin farkına varacaksın. Yağmura karşı hissizleşme döneminde olacaksın. Ve günler yürüme temposunu hızlandırdığında, biraz da şansla bu hissizleşme, kuruma ile birlikte, ortadan kaybolacak.

Ey insanoğlu, affet O´nu, ne yaptığını bilmiyor! 
İsa'ya Göre İncil, Jose Saramago

Her ilişkide iletişimin yoğun olduğu bir evre oluyor. Din için bu evre, kitapların indiği, on emirlerin verildiği döneme denk geliyor herhalde. Bir süre bu karşılıklı iletişim dönemi devam ediyor ve sonra kaçınılmaz son ayrılık dönemi. Tanrı'nın insanoğlunu terk ettiği, dünyada tek başına bıraktığı dönem başlar. Bu dönem boyunca insanoğlu tanrı'larının aklından neler geçtiğini tahminlemeye ve ona göre hareket etmeye çalıştı. Çevre ve bununla birlikte insanoğlu değişmeye devam ederken iletişimsizlikten doğan insanın tanrı'sını anlama ihtiyacı her insanın kafasında kendi tanrı'sını yaratmasına yol açtı. 
Düzenli olarak iletişimde bulunduğumuz ve belirli bir sınırın üzerinde önem verdiğimiz tüm canlılar için beynimizde bir yer ayırırız. Bu yerde, karşımızdakinin fikriyatını, duygularını ve bilimum içeriği saklarız.  Ve ona değer veriyorsak da davranışlarımız öncesinde bu bölgeden toplanan özet bilgilere dikkate ederek kendimize çekidüzen veririz. Peki iletişim kesildiğinde ne olur? Bu bölgedeki bilgiler yavaş yavaş kişiliğimizi oluşturan diğer kısımlar tarafından ele geçirilir ve bozulur. Ortalığı bilgi kirliliği kaplamıştır. Sizi bırakan sevgilinizin/tanrı'nızın yansımasına, kendi düşünceleriniz, davranışlarınız sızmaya başlar. Artık kafanızdaki sevgili veya tan tasavvuru siz olmuşsunuzdur.


Hergün Bir Şarkı Adeta #24

Uzun bir aranın ardından gelen bugünün şarkısı, fas seyati sırasında bir mekanda dinlenirken, ne ki bu güzelmiş nidaları altında bir akıllı telefon uygulaması aracılığıyla bulunmuş, ve buralara taşınmıştır. Bu cümle aynı zamanda akıllı telefon camiasından da özrümdür, hepiniz süpersiniz ve akıllı telefon çok süper birşey, sorun kullananlarda. Kadehimi, her teknolojik gelişmeyi bir zombileşme aracı olarak kullanan insanlığa kaldırıyorum.
Yüzünden Bin Parça Düşen Şehir aka Ljubljana

Yüzünden Bin Parça Düşen Şehir aka Ljubljana

  • 0
Hergün en şirin maskeleriyle güne başlayıp, bir terslik durumunda -mesela restoranda gelen suyun markası erikli değil  de sırma olduğunda- içlerindeki iğrenç yüzlü canavarı dışa vurmaktan çekinmeyen insanların bulunduğu bir masal dünyasında yaşıyorum. Yazdıkları maillerde BÜYÜK HARF kullandıklarında karşılarındakine bağırdığını düşünen insanlar bunlar, aynı rahatlamayı sağlıyor mu merak ediyorum. Günün stresinin kum torbasına yumruk atan emoticon basılarak atıldığı günler de yakındır. ORGANİK OLUN ARKADAŞ BİRAZ! Yok, bende rahatlama falan olmadı. Hepinizi karşıma alıp, yok ev olmaz şimdi, hitler'in yirmisekiz dakika yürüyüp de kürsüye ulaştığı kocca meydana doldurmak lazım hepinizi, öyle seslenecem sizlere. Söyleyeceklerim var. 
Sizin önkabulleriniz tüm insanlığın doğrularıymış gibi hareket ederek nereye varacağınızı düşünüyorsunuz, hiç bilemiyorum bir kere. Siz neye çok terör derseniz o çok, neye az terör derseniz o az terör, sanki kurufasulye pilav istiyorlar. Şu soruyu hiç sordunuz cidden merak ettim. Acaba devletin polisi/askeri bir adam öldürünce neden o terör olmuyor, senin üzerinde iktidarını kurduğu için mi? 
A noktası ile B noktası arasında bir yerlerde sabitlenmiş duruyorsunuz hâlâ, durmayın. Demokrasiyle, uzak mesafe ilişki yaşayan çiftler gibisiniz valla, bu şekilde yürümez benden size söylemesi. 
Kezban, Fransa'dan bildirdi.



Bukowski abimiz, yazmak eylemi için  şöyle diyor;

eğer içinden patlarcasına gelmiyorsa
herşeye rağmen,
yapma.
kalbinden, aklından, ağzından ve midenden
sorgusuzca çıkmadıkça
yapma.

Abim, bak sana ne anlatıcam. Dün bir filme gideyim dedim, film saat 7'de, ben 6 olmadan sinemadan biletimi almıştım bile. Hemen düşündüm. Film öncesi bir kahve içeyim, hem de yanımda yukarıda veya aşağıda cakasını sattığım kitap, aylaklığa övgü, var. Onu okurum. Neyse oturdum bir kahvecinin sokak kenarındaki masalarından birisine. Birisi geldi yanıma. Yalnız, self service dedi ve uzaklaştı. İçeri girdim, bir kahve alayım ben dedim. Nasıl bir kahve gibi, beklemediğim bir soruyla karşılaştım. Hazırlıklı olmadığımdan biraz panikledim sanırım. Benim tasvir yönüm de pek kuvvetli değildir ki mesela geçen birşeyler yazabilir miyim diye masanın başına oturmuştum ama uzun tasvirler yapmadıkça onlarca word sayfasını doldurmak pek mümkün gözükmedi. Ben de ilk karakterimin dış görünüşünü tüm ayrıntılarıyla anlatarak başlayayım dedim. Şöyle dolu dolu bir paragraf tasvir olsa işin çoğu hallolurdu, hem başım sıkıştı mı karakter yaratırım. İlerde kullanıp kullanmamam pek de önemli değil, unutmazsam bir yerlerde bağlamaya çalışırım hikayeye, hatta cliffhanger neyim yaparım. Böyle güzel güzel plan yapıyorum, kafanın içini bir yokladım ki yok aga. nada. nada de nada. Sıfır noktasında tıkanma yaşamak koyuyor insana tabii,  arkadaş daha yazar olamadan tıkanmak nedir, hadi bir kısa öykü yazabilseydim de ondan sonra tıkanaydım. Diye diye anlatmaya devam ederken, karşımda anlamsız gözlerle bana bakan orta boylu, uzun kollu oduncu gömleğinin kollarını dirseğine kadar çekmiş, sakallı ve şapkalı gencin bunu kastetmediğini anlamam biraz uzun sürmüş gibi geldi tabii. Bana kahvenin resmini çizebilir misin abidin, diye bir espri ile aramızdaki bu garip durumun ortadan kalkmasını amaçladım, hem benimle ilgili kafasında çizdiği imajı da etkiler dedim ve lakin o da olmadı. Sonunda, benim verdiğim americano siparişini onun masaya getirmesi konusunda anlaştık.  Valla anlaşmak çok güzel şey, ne yalan söyliyim. İletişim çağında iletişimsiz kalmış hissettiğim zamanlardan geçerken bu çok iyi gelmişti.
Ben masaya geçtim, yanımdaki ısıtıcıyı kendime doğru çevirdim, kitabımı okumaya koyuldum ki kahve geldi. Bir yandan kahvemi yudumluyor bir yandan da kitabımı okuyordum. Ta öte yandan da dışardan bakan birisinin gözlerinde nasıl güzel bir görüntü oluşturduğumu düşünüyordum. Evet ben böyle biriyimdir. Neden ama neden, dediğini duyar gibiyim. Çünkü ben yaptıklarımı hiçbir zaman kendi isteğim veya zevk aldığım için yapmadım ki. Hep dışardan bakan ikinci bir ben kişisinin gözlerinden kendimi izledim. Bu şekilde iyi-kötü bu günlere kadar da geldim valla bu noktadan sonra da değişme riskini göze almak salaklık olmaz mı sence de?
Derken iki kız mekana doğru yöneldi, ama ben muhtemelen yapacakları yavan muhabbetlerle kitap okuyan bu güzel insanın rahatını bozmak istememişlerdir, diye düşünürken onlar içeri girdi.  Ben bir yandan bunları düşünürken okuduğumun kafama girmediğini düşünüyorsan işte orda yanılırsın, söyliyim.
Zaman akıp gidiyor, ben ise çeşitli okuma pozisyonlarında kitabımı büyük bir iştahla okumaya devam ediyor arada bir de kahvemden ufak bir yudum alıyordum. Kahvenin sonunun buz gibi olacağını anlayınca daha büyük yudumlar almaya başladım ve hızla bitirdim. Filmin başlangıç saati ile içinde bulunduğum zaman arasında yeni bir sıcak içecek almanın hızlı tüketime bağlı damak yanığına yol açabileceğini düşünerek kendimi kitap okumaya verdim. İçerdeki kızlar ne yaptı, nasıl tiplerdi merak edersin sen şimdi. Birisinin üzerinde pembe bir palto vardı ama yüzüne bakmadım, diğerine göre daha uzundu. Diğeri ise esmer tenli sincabımsı bir surata ve ortalamanın altında boya sahipti. İki çay söylediler. Ne konuştukları hakkında arada gelen gülüş seslerinden başka bir bilgim yok. İzin verirsen kendi derdime dönmek istiyorum burdan.
Filme on dakika kalınca kaldığını görünce, mekandan kalkıp sinemaya doğru yollandım, kafamda ise okuduklarımdan beslenen bir takım düşünceler minnacık kuzular gibi zihin otlaklarım üzerinde zıplayıp duruyorlardı. Film diyip duruyorum da adını söylemedim, sen şimdi üçfilmbiraradalardan sanırsın. Senin oralardan uzakta, chicago'da, yaşamış ünlü sinema eleştirmeni roger ebert'in biyografisi niteliğindeki, life itself, bir belgesel bu. Ne kadar rafine bir zevke sahip olduğum filmde bir kez daha ortaya çıktı, toplam 6 kişi idik. Şimdi burda film ile ilgili ayrıntı vermek istemiyorum ama sırf Werner Herzog'un konuşmasını dinlemek için bile izlenir. Film iki saat civarı sürdü ve inanır mısın zamanın nasıl akıp geçtiğini anlamadım.
Filmden çıkmamla, bir baktım daha önce zihnimin çayırlarında otlamaya bıraktığım kuzular serpilmiş, semirmişlerdi. Bunun üstüne filmde duyduğum ve şu an ne olduğunu hatırlamadığım bir kaç cümle üzerinde düşünerek sinemadan yokuş aşşağı sahile doğru yollandım. Günlük tatmin duygumu almış ilerliyordum. Film üstüne bir de bira mı içsem diye düşündüm ama eve gitmekte karar kıldım. Eve gitmek için metroyu kullanmam gerekiyordu, bense vapurla gitmek istiyordum. İçimden de, hem vapurla eve gidemiyorsam yaşamanın ne anlamı var gibi anlamsız düşüncelerle kendimi gaza getiriyordum. Sonunda ise bir bukowski olamayacağımın bir işareti olarak da yorumlayabileceğimiz nihai karar ile tıpış tıpış metronun yürüyen merdivenlerine yöneldim.
Neyse yahu olayın özü kaçıyor burda. Kimisi filmden, kimisi kitaptan gelen o zayıf fikirler kimyasal tepkimelerle birlikte entellektüel düşüncelere evriliyorlardı. Bir oturuşta sayfalarca yazabilecekmişim ve hatta yazmam gerekiyormuş gibi hissetmeye başlamıştım. Keşke yanımda kalem/kağıt olsaydı diye hayıflanıyor, fikirlerime mukayyet olmaya çalışırken onları daha da olgunlaştırmaya çalışıyordum. Duraklar ilerlerliyor, ben ise kitap okuyormuş gibi yaparken aslında zihnimin arka planındaki fikirleri durdukları yerde durmaları için uyarıyordum. Bu şekilde geçen yarım saatlik yolculuğun sonu yine hüzün be abi. Yavaş yavaş soluklaşan düşünceler  minibüse bindiğimde kendilerini para üstünü beklerken minibüsteki son koltuğa oturmanın hesaplarını yaparken buldular.
Ama biliyorum, benim ev ile ilhamın geldiği yer arasındaki mesafe uzak da ondan geliyor bunlar başıma. Senin gibi LA çarşı'da takılıp, sonra beş dakkada eve varamıyorum ya hep ondan oluyor. Son iki yıl içinde yedinci kere taşınmaya karar verdim.

Bertrand Russell, Aylaklığa Övgü'de ikametgahını Mısır'a aldırmış eski zaman kahinlerinin, güneş tutulmasının gerçekleşeceği tarihi önceden tahminlemenin bir yolunu bulduğunu ve bu bilgiyi halk üzerindeki etkilerini pekiştirmede kullandıklarından bahseder. Peki modern zaman peygamberlerinin de aynı yolu izlemediği ne malum? Günümüz dinlerinin küçük ilüzyonlarla etkillerini arttırmış ahlaki kurallar bütününden ibaret olduğunu öğrensek komik olurdu herhalde. (bkz: the man from earth) Dünya üzerinde din kavramına en az ihtiyacı olan ülke abd olsa gerek, çünkü onların amerikan rüyası var. Müjde! Artık rahata erme umudunuz mevcut hayat içinde de gerçekleşebilecek.

Bazı insanlar çok uzaktalar. Bizim asla gidemeyeceğimiz yerdeler. 

Uzak, Nuri Bilge Ceylan


Alp Dağlarının Kıyısında Bir Abant

Alp Dağlarının Kıyısında Bir Abant

  • 0
Evrim  sürecinde bir yerlerde, insan beyni sağlıklı düşünmesini engelleyecek durumları ortadan kaldırmak için bir savunma mekanizması geliştirmiş olmalı. Artık bunu beynin bozulmuş bölgesine kimyasal göndermeyi keserek mi yapıyor yoksa mutluluk hormonu bas emrini vererek mi yapıyor emin değilim.

Homo sapiens, zaman ilerledikçe nasıl soğuk iklimlere -vücudu daha elverişsiz olmasına rağmen- uyum çoğalarak soyunu günümüze kadar getirmeyi başardıysa aynı şekilde yaptıkları katliamlardan sonra delirip intihar etmeden hayatını sürdürebilenler, insani değerlerini kaybedenler ve yaşananlara sesini çıkarmadan pusarak, bir fırsat çıkmasını bekleyenler de insanlığın geleceğini oluşturacak.

Aynı şekilde yaptıklarının doğruluğundan şüphe duymayan insanların hüküm sürdüğü bir dünya da distopik bir dünya olacaktır. Ülke ekonomisinin düzelmesi için yahudilerin, imparatorluğumun dağılmaması için ermenilerin, dinimi tüm coşkusuyla yaşayabilmem için komunistlerin ölmesi gerekir. Ve bu düşündüklerimde yanılma ihtimalim hiç yok. Keşke, şüphenin mucidi yönetmen, Hitchcock ölmeden insanların yapılan/yaptıkları katliamların doğru bir davranış olup olmadığından şüphe duymalarını sağlayabilecek bir film çekebilseydi. Evet. Durum o kadar ümitsiz. Hele ki ülkede dersim ve 1938 kelimelerini duyduğunda kulaklarına gönderdiği kanı geri çeken kalpler atarken. 

Biraz buralardan uzaklaşıp, güneşin doğduğu yöne doğru ilerlersek ve biraz da şansımızın yardımıyla Endonezya'ya  ulaşabiliriz. Endonezya, güneydoğu asya'da yer alan bir ada ülkesi, müslüman tüccarların zamanında adaya ihraç ettikleri islam, günümüze kadar güçlenerek gelmiş durumda. İslam dediysem gerçek islam mı, tartışılır. Şöyle ki;

Endonezya'da, gerçek islam dışında başka bir islama inanan -çünkü herkes bilir ki müslüman soykırım/katliam vs. yapmaz- bir takım insanlar 1965-66 yıllarında ülkede 500.000'den fazla insanı, komünist ve dinsiz oldukları gerekçesiyle öldürdü. Burda öldürdü kelimesi hafif geliyor aslında. Katiller, insanları parçalara ayırırken kendileri arasında yöntemler geliştirip kendilerini eğlendirecek öldürme yöntemleri bulmuşlar. Belki inanmayacaksınız ama bu katilleri ziyarete  gittiğinizde, hayır hapishanede değil hepsi evlerinde, kendileri size her bir komünisti nasıl öldürdüğünü zevkle anlatacaktır. Ordu kontrolünde -pek yabii ordu olmadan olmaz ve bir de amerikan etkisi tabii- ilerleyen bu halk hareketinin öldürdükleri insanları farklı sınıftan insanlar sanabilirsiniz. Yanılırsınız. Bu insanlar, birbirlerine yıllardır komşuluk yapmış olan ailelerdi. 

En üstte evrim süreci/beynin kendini onarması gibisinden birşeylerden bahsetmiştim ya bu insanların böyle bir şeye ihtiyaçları yok. Çünkü sihirli bir yol bulmuşlar. Vücutlarını paramparça ettikleri bu insanların, kurbanlarının, kanlarını içiyorlardı. Ve üzerinden yıllar geçtikten sonra bu olayın içinde olanlardan birisi zihin sağlığını korumasını kan içmesine bağlarken başka bir arkadaşının delirip sonra da intihar etmesini kan içmemesinin neden olduğunu hayıflanarak anlatıyor. 

Hiç de yabancı olmadığımız bir şekilde, herhangi bir suçluluk hissetmek bir yana bu insanların çoğu o çok mühim devletin bekaası için bu katliamı yaptıklarını ve ödüllendirilmeleri gerektiğini söylüyorlar. Netekim kimileri mevki/güç/para ile mükafatlandırılmış da. İnsanın kendini yaptığı işin doğru olduğuna inandırması önemli vesselam. Ve tabii bir de kan içmek.



Evet, biz Ermenilerin bu topraklarda gözümüz var. Var, çünkü kökümüz burada. Ama merak etmeyin. Bu toprakları alıp gitmek için değil. Bu toprakların gelip dibine gömülmek için... 

Hrant Dink

Sosyal medya aktivitelerinin insan ömrünün ciddi bir kısmını kapladığı şu zamanlarda fotoğraflanamayan, instagrama yüklenemeyen iç güzelliğinin bir anlamı kalmış mıdır? Peki belgrad'da futbolcu kartlarını birbirleriyle takas eden amcalar misali anılarımızı takas edebilsek hangi anılarımızı takas ederdik? Çok güzel bir kız/erkekle sevişme anısı, bir askerlik anısına denk midir mesela?

Ve kafamda deli sorular, black mirror senaristlerine mesajımdır. Gelecek bölümde bu konudan yürüyün, her ne kadar daha önce benzer temalı bölümler izletmiş olsanız da gideri var diye düşünüyorum bu konunun. Siz almazsanız mahsun k. ile en yakın zamanda görüşmelere başlıyorum. Stop. 


Şirin Bir Sahil Kasabası aka Essaouira

Şirin Bir Sahil Kasabası aka Essaouira

  • 0
yaşı şiirlere konu olacak zamanları geride bırakmış, hayatını kenara çekip gelip geçeni izleyen insanlar var dünya üstünde. izledikçe, gerizekalıya bak, yıl olmuş ikibinonbeş benim bindokuzaltmışlarda yaptığım hataları yapıyor hala, ilerlemeyi geçtim de nasıl daha moron daha duyarsız olmayı başardınız böyle diye söyleniyor. sen kırıp döktüklerini, nasıl olsa toparlarım diye düşündükçe, o için için gülüyor sana.

beyaz yakalıların sevdiğini alıp bir sahil kasabasına yerleşmesiyle son bulan bir öğle yemeği daha geride kaldı bugün. açmayı istedikleri o restoranları açtılar ve çalışmadan para kazanmanın binbir muhteşem yolunu daha buldular. sonra biraz da siyaset dediler. kimisi savaştan kaçıp ülkeye sığınmış suriyelileri gerisin geri gönderdi, kimisi kürtlerin kökünü kazıdı. bir kısım patron, şirketleri için düşündükleri büyüme planlarını ağzından salyalar akarak bir kez daha anlatırken, allahın hintlileri yapıyorsa biz neden yapmayalım dedi. 
o kadar çabaladıkları halde birşeyin değişmediğini görünce mutsuzlandılar :( neyse ki birinin aklına sabah internette gördüğü çok ama çok komik bir vidyo geldi de onu anlatmaya başladı. başladı ama anlatınca da o kadar güzel olmadı. olmayınca olmuyor demedil neyse ki, mail attı sevgili iş arkadaşlarına -mail yerine geçen daha popüler bir ürün de olabilir- bu sefer hepsi güldü, bi tanesi biraz daha az güldü ama onun zaten başka bir derdi vardı. gibi gibi. yani. yanisi sorun yok. 
bir gün daha beyaz yakalıların çok orjinal olduklarını düşünmeleriyle geride kalıren, hala yavan bir resmin kopyası olmaktan öteye gidememişlerdi.

küçük şeyleri unutamayanlar, en geri hatıraları da unutamayanlardır. hafızalarının bu bahtsız kuvveti karşısında hiçbir memleket, hiçbir vatan tutamadan her yeri, her şeyi severek öleceklerdir. 

― Sait Faik Abasıyanık, Semaver 

bazen. ama sadece bazen. ilk önce bu konuda bir anlaşalım. diyorum ki. bazen yolda yürürken bir hissiyat geliyor. hayır, birisi elini cüzdanıma atmış gibi bir hissiyat değil. kafamı karıştırıyorsun. hani sen yoksun ya. yani, yoksun değil mi. bu konuyu netleştiremedik bir türlü. net olmak önemli. neyse. zaman her şeyin netleştiricisi. ne diyordum. hissiyat. nasıl bir hissiyat. şöyle; sanıyorum ki arkadan gelen bir sen var. bir ürperme geliyor, ince mi giyindiysem artık. niye mi arkadan? şimdi bir düşünelim. ne alakası var bunun söylediklerimle. kadının toplumdaki yeri mi dedin. tamam. o zaman benim anlatmak istediğim ne bunu bir ifade edeyim izninle. senin oralarda bir yerlerde olmanı istiyorum ki, öyle bir umudum var ki, evet hala, dönüp bakıyorum arkama. bakıyorum, bakıyorum... 

önceki durak, duvara kilim asarak ısı yalıtımının sağlandığı zamanlar. şimdi medeniyetin altın çağındayız. daha çok tüketebilelim diye, o kilimlerden akan derelere hesler kuruldu. şuncacık dereden çıkacak elektriğe muhtaçmışız ya. kilimlerdeki o derelerden su içen ceylanları da hobi için yaban tv'de avlıyorlar şimdi.
 
mavinin akdeniz iklim kuşağındaki sahil yerleşkeleri için bir özelliği olmalı ama çözemedim henüz. aramaya inandım ve tekrar burdayım. mavi boyalı kapılar bir nevi nazar veya kötü ruh savar olarak görülüyor imiş.



Kalbin Aynası Gözler ve Kepekli Bisküvi

Kalbin Aynası Gözler ve Kepekli Bisküvi

  • 0
çocukların kaybolmakta olan insan değerleri arasında bulunduğu coğrafyalar var, ki hiç de az değiller. üç yaşındaki bir çocuğun sorgulayıcı zekası ile ondört yaşındaki ergenin öfkesini birleştireceğim silah üzerindeki çalışmalarım devam ediyor. muktedirlerin korkulu rüyası, yakında tüm bakkallarda..
arkada televizyon açık, birileri birşeyler söylüyor. zamanın yeni türkiye'sinin açtığı yolda ilerlemeye devam ve her gün çocuklar ölmeye devam ediyormuş. siyasette devamlılık esastır mı dedi birisi?

fotoğraf ilk bakışta, herkesin mutluluk içinde yan yana oturduğu kokakola reklamlarındaki sofralara benziyor. herşeyden mutluluk çıkarmaya hazır bünyeler serotonin salgılamak için tetikte bekliyor. tüm bu ahval ve şerait içinde yanımızdaki çift, buraların yemek kültürünün kendilerine yabancı olduğunu farz edersek, ne yemek sipariş edecekler, az ilerideki kadının aklından geçenlerin kebapla ilişkisiz olmasının olasılığı nedir, birazdan gelecek olan kadın masadan arta kalan zeytinleri toplayıp ne yapacak, insanoğlunda nerelisin sorusuna cevaben duyduğu ülke hakkında aklına ilk gelen ünlü/siyasi/futbol takımı/vs.'yi söyleme alışkanlığı ne zaman edinilmiştir, nerelisin sorusuna verebileceğim alternatif ülke yanıtları neler ve kafamda daha ne deli sorular...

djamaa el fna meydanında, son akşam yemeğini yiyen insanlar, aradan geçen yıllar sonunda yat zıbar ekmeğine esin kaynağı olacaklarından habersiz öylece duruyorlardı. farklı bir zamanda, farklı bir yerde ise, eric clapton yeni yazdığı şarkıyı george harrison'ın sevgilisine dinletirken onun aklını çelmeyi başarıyordu. o şarkının layla ve kendisi şu anda farklı bir düzenleme ile arka planda çalıyor. 

meraklılara not: bu yazının yazıldığı tarih itibari ile yazar kişisi adı geçen şarkı ve hikaye ile çeşitli denemelerde bulunmuş ve ne yazık ki her seferinde başarısız olmayı başarmıştır.

ızgara dumanlarının arasından uzanan bir el, pişmekte olan kebapları işaret ederek diyordu ki, yiyin bunları. gençlerin, vecitıryın, vecitıryın diye ürkekçe mırıldanmaları, sanki çare buymuşcasına, patlıcan ve patatesten ibaret kızartma tabaklarını işaret etmeleri onları bu karmaşanın içinden çıkarabilecek gibi görünmüyordu. korkarım. perfume; the story of a murderer isimli hikaye, aynı temel ile ve tetikleyici unsur olarak kebabın kullanıldığı bir versiyon üzerinden tekrar yazılmak üzereydi. kimsenin'in ise olacaklardan haberi bile yoktu.

kimsenin, insanoğlunun tüm güzelliklerini bünyesinde toplamayı başarmış, olayın gerçekleşeceği meydandan kilometrelerce uzakta çay demlemekte olan bir diğer başkahramanımız. oturmuş, çayın demlenmesini beklerken bir yandan da almanya'dan illegal yollardan getirttiği çay ile marketten aldığı doğu karadeniz mahsulü çayı karıştırma fikrini ortaya atıyor. bakıyor ki ortaya attığı fikir tam bir deha ürünü, dans etmeye başlıyor. çünkü bu bir devrim be bir yerde okuduğuna göre dans edilmeyen devrim devrim değil miymiş neymiş. derken aklına sevdiceği kişisi geliyor. mal gibi kendi kendime sevineceğime sevdiğim insanla da bu güzelliği paylaşayım da o da fikrimden payına düşeni alsın, beni de takdir etsin. sonra da bir takdir/teveccüh sevişmesi yaşarız belki diyerekten içeri yöneliyor. 

sevgili kişisi, beş dakika önce aldığı telefonun şaşkınlığıyla yatağın ucuna oturmuş, hem kafasını iki elinin arasına alıp hem de cenin pozisyonuna geçmeyi başarmış ve şimdi de bunu nasıl başardığına şaşırmakla meşgul.  

daha hakkında hiçbir şey bilmediğimiz sevgili kişisinin başına şaşkınlıkların insepşın olduğu evrenimizde neler gelecek, kimsenin'in uzay-zamanda yaptığı kısa yolculuk, ta buralara gelmemize neden olan çakma vecitıryınlar ve daha aklıma gelmeyen neler... to be or not to be continued...