Hergün Bir Şarkı Adeta #48

  • 0
çok bozdu metal türünün önde gelen isimlerinden anathema, çoğu insan için kürkçü dükkanında çalacak nitelikte şarkılara sahip bir grup aynı zamanda. şarkının sonunda danny'nin kaydettiği ve sonsuza kadar çalacak riff leri birbirimize dinletirken heyecanlandığımız zamanlar çok da geride kalmadı.

Hergün Bir Şarkı Adeta #47

  • 0
When I'm feeling high or I'm feeling low
Or there is no change
Somehow days keep melting into the night
And there's always light on the cosmic range
I am always high I am always low
There is always change


Gene Clark, 1974 yılında yayınladığı No Other albümünde yer alan, strength of strings ile tipik bir ikizler burcunun hayata karşı olan isyanını dile getiriyor. 
Çıktığı zamanlarda hem satış rakamlarında hem de eleştirmenlerin yorumlarında hüsrana uğramış bu saykodelik albüm şimdilerde klasikler arasında gösteriliyor. Siz de bulutlu bir istanbul sabahında pazartesi mutsuzluğunuza eşlik etmesi için bir şarkı ararsanız Gene Clark ve No Other burda bir yerlerde sizi bekliyor olacak.
El Rastro

El Rastro

  • 0
Antropolojik değeri yüksek, kaybolmakta olan kavramların peşinde, zaman/mekan tanımadan dolaşan mavi kulübeli deli adam yeni bir yolculuğa hazırlanıyordu. Bu kez genelde olanın aksine yolculuğa yalnız çıkmayı tercih etmişti ya da şöyle diyelim bu yalnızlık halinin onun tercihi olduğuna inanıyordu. Şu günlerde ara ara kendini, tüm arkadaşları tatile gittiği için sıcak yaz günlerini evde pinekleyerek geçirmek zorunda kalan bir çocuk gibi hissediyordu ama bu hissiyata bir türlü anlam veremiyordu. Tatil kavramı tamamen insanlara özgüydü ve gallifrey'de hiç bir zaman hava sıcaklığı insanı bunaltacak seviyeye çıkmazdı.

Yalnızlıkla ilgili düşüncelerine ara verip yolculuk için tardis'in yönetim panelindeki ayarlamaları yapmaya başlamıştı ki ilham perisi benzeri bir ırk tarafından taşınan geçmiş maceralarından kurtardığı kavramlar ziyarete geldiler. Bu seremoni, her yeni macera öncesi egosunu şarj etmek için gerçekleştirdiği bir pratikti. Ve yine her seferinde olduğu gibi önünden sıra sıra geçen kavramlarda sıra satanizme geldiğinde durakladı bir an boyunca. Onları kurtararak iyi mi kötü mü yaptığı konusunda bir karara varamamıştı henüz.

Bu macerada yine dünyada ama ingiltere'de değil, türkiye diye adlandırılan bir ülkede, geleceğe dönüş filmindeki marty mcfly misali yavaş yavaş silikleşen bir kavramı kurtarmaya çalışacaktı.

Gün kelimesi, yirmidört saatin bir araya gelerek oluşturduğu, zaman ölçümünde kullanılanın bir birim olmasının yanısıra ortadoğu diyarında farklı bir anlam daha taşıyordu. Kadınların her hafta içlerinden birinin ev sahipliğinde toplandığı, aralarında olmayan diğer kadınlar, gelinler, çocuklar ve kocalar hakkında konuştukları ve ev sahibinin hazırladığı farklı tariflerden beğendiklerini ay komşu ne de güzel yapmışsın, bana da versene şu tarifi bizim bey bayılır böyle peynirli peynirli benzeri cümleler ile istedikleri komün etkinlikleridir.

Doktoru harekete geçiren ise son günlerde kadınların içlerinden birinin ev sahipliğinde toplanmak yerine, aman canım ne gerek var o kadar hazırlığa, temizliğe, bulaşığa dışarda bir yerde güzelce oturup yer içeriz. hem nimet hanımın bize yedirmeye çalıştığı o lezzetsiz şeylerden de kurtulmuş oluruz. hoş olmaz mı ahaha düşüncesiyle hareket etmeleri ve geleneksel toplantılarını kebapçı, ıslama köfteci benzeri yerlere taşımaları oldu. Bu yeni hâl hem esnaf hem de kadınlar için oluşmuş bir kazan-kazan durumunu işaret ediyor olsa da  yeni şekliyle günler barındırdığı tüm antropolojik değerini kaybediyordu. Bu da yemek tarifleri elden ele geçip yeni hallere bürünmemesi ve kadınların bilmeden oluşturduğu bir çeşit füzyon mutfağının ortadan kalkması demekti. Okuldan gelen çocukların günden kalma kek ve poğaçalar ile beslenememesinden bahsetmiyorum bile ki bu da yeterince acı.

Dünyanın en kötü sesli enstrümanlarından birisini bile yaşasın antropolojik değerlerin kardeşliği şiarıyla kurtaran dokromuzun konum olarak türkiye'nin ortalarında yer alan bu sıkıcı kasabada bulunmasının nedeni işte bu idi. Kafasına taktığı o küçük şemsiyenin havalı olduğuna dair inancı ise tamamen son rejenerasyonundan geliyordu.


La Vida es un Carnaval

La Vida es un Carnaval

  • 0
Ödül almam gerektiğine dair ciddi bir inanç var içimde. Ödül mü ne, bildiğin ödül canım. Nobel gibisinden hani. Henüz ödülün hangi alanda olacağına karar verebilmiş değilim. Hem illa papa hazretlerinin vermesi de gerekli değil ama ödül önemli. Ödül teknolojisinin olmadığı o karanlık çağlarda insanlar ne diye sanatla, bilimle uğraşıyorlarmış anlamak güç cidden.

Misal şu resim yapan kadının yerinde ben olsam eminim bir yandan da aklımdan, artık resim yapan insanlar kimden nasıl bir ödül alıyor bilemedim ama, alacağım ödül sonrasında yapacağım konuşmayı hazırlıyor olurdum. Sevdiklerim! Valla yaşadınız, hepiniz için de o kadar güzel cümleler hazırladım ki.
 
başta ana ve ara renkler olmak üzere tüm renk camiasına, bana olan desteklerinden dolayı...

Muhtemelen bir süre sonra, şu bankta iki dakka oturayım da yapacağım konuşmayı güzel bir toparlayayım diye düşünür, sonra da oturduğum yerden kalkamazdım. 

ve fotoğraf dalında yılın en at kafalı adamı ödülü goes to...
 
İddia ediyorum sanat ne toplum ne de sanat içindir, sanat ödül içindir yahu. Ödülsüz bir sanat dalı düşünülemez. Bunun en bariz örneği de sinemada olsa gerek, oscar ödülüne aday olabilmek için zamanlaması/hikayesi/oyuncuları ayarlanan filmler var. Bu arada ödül, sinema, oscar hattında ilerlerken bir kişiyi anmadan geçmeyeyim, oscarsız adam leo seviyoruz seni, selamlar.


Hergün Bir Şarkı Adeta #46

  • 0
Birer birer gelin lan şarkılarının bu kez rock off özel yayını ile karşınızdayız efenim. Hayatın doksanlara dönmesi ile birlikte satanizm de sokaklardaki eski yerini almaya başlamışken, behemoth dinlemek iyi gider diye düşündüm. Hem de rock off'ta kendilerini canlı dinlemek ayrı bir gaz verdi bünyeye. E bu sefer olsun düşünmekle kalmayıp harekete geçtim. Evet harekete geçmek, internette birşey paylaşmaktan ibaretse çok kolay çünkü. 
Behemoth, katolik camiaya birçok papa hediye etmiş leh diyarından çıkma oldukça popüler bir grup. Solistleri olacak Nergal beyefendi ise, polonya'nın önde gelen bir müzik yarışmasında jüri üyesi, yani öyle underground satanizmden bahsetmiyoruz. anadolu satanistleri gibi murat kekili kıvamında takılmıyor adamlar.
Şimdik hala play tuşuna basmadıysanız bir de uyarıda bulunayım, dinleyeceğiniz parça ne gözlerinizden birkaç damla yaş akıtacak, ne de sizi bir takım duygulardan başka çeşitli duygulara sürükleyecek bir eser değildir. Peki nedir derseniz, şarkıdan bir kupleye bakalım mı, şair kime seslenmiş?

Destroyer ov cosmos,
Implore the ungod,
Implode the sun,
There is none wronging the serpent's cult

Evet. Neymiş, adam kozmosun yokedicisine sesleniyor ve ne diyor ona orman sevgisi mi, hayır onu yok et, bunu içeri patlat vesaire. Keşke biraz da bakire kanından bahsetseymiş. Malum Lucifer'ın en sevdiği lezzet. 

Şimdi de kutsal kitaplarda kendine yer bulamamış, Lucifer sevgisi ile bakire kız arkadaşını kurban etme korkusu arasında kalmış bir satanist arasında geçen bir kıssa.

Günlerden bir gün, artık ahvaline dayanamayan makine mühendisliği öğrencisi bir genç, bundan gayrı ilk bulacağı kız arkadaşını Lucifer için feda edeceğini yazdı bir forum sayfasına. İşbu ya o anda evrenin sonundaki restoranda oturmuş yemek sonrası ikram edilen çayını yudumlayan bir yandan da telefonundan aynı forum sitesinde takılmakta olan Lucifer özelden yanıtladı hemen onu. Olmuş bil genco. Günler geçti, vizeler, finaller geçti. Tanrı inancı uğruna savaşlar başladı, bitti. Ve bir gün, gencimizin acısını haykırdığı forum sitesinin hit sayısı yerlere vurmuşken. Şans eseri aynı konu başlığı altında, virus silindi uyarısı, buluştu gencimiz ile hayallerindeki hatun kişisi. Kahramanımız bir anda bizim kahramanımız olmaktan çıktı da onun kahramanı oldu. 
Günlerin çayla, cipsle geçtiği mutlu günler gelmiş, sevgilisinin biricik kahramanı verdiği sözü bile hatırlamaz olmuşken Lucifer gösterdi avatarını tekrardan. Bu kez gencin rüyasındaydı. Aslında forumdan da bir kaç mesaj atmıştı ama kahraman kişisi artık forumlara takılmaz olmuştu. Oğlum dedi Lucifer. Ben sana o gün olmuş bil derken karşılığında senden birşey rica etmiştim, ne pis adammışsın sen hemen kızı bulunca unuttun diye de devam etti. Gencin kafası karışmıştı, Lucifer'ın şartını hatırlamıyordu gerçekten ama tutar belki diyerek söyledi kelamını, abi teraziye tıklamıştım ben ama, hatırlıyorum yani hani hatırlamasam neyse ama tıkladım abi.. Lucifer ise sinirlenmeye başlamıştı yavaştan, sen ne terazisinden bahsediyorsun bilader, ben kan diyorum sen diyorsun terazi. Bu kadar mı aklını başından aldı bu aşifte, bak zaten arkadaşlarını da aramaz sormaz oldun, adamlar arkandan neler söylüyorlar. Hiç mi umrunda değil? Nasıl bir umursamaz oldun sen? Lucifer'ın kan demesi ile birşeyler aydınlanmaya başlamıştı kahramanımızın kafasında, dikkat ettiyseniz adamın kafa gidince yine bizim kahramanımız oluverdi. Abi pardon ya, sen bakire kanı istiyordun dimi benden, ama ben nasıl olur da kıyarım sevdiceğime off. Hem de yeni bulmuşken onu nasıl boğazlarım söyle bana, sen de hiç insanlık yok mu, senin allahın yok mu diye saydırmaya başlamışken kahramanımız, Lucifer kesti sözünü. Oğlum sen gerizekalı mısın, ben bakire kanı dediysem onu mu dedim, hadi tamam insan üremesi işlenirken biyoloji derslerinde arkadaşlarında ekiki ekiki modunda takılırken kaçırdın birşeyleri,  peki nerden çıkarıyorsun kızcağızı boğazlamayı. Bir topluiğne yardımıyla accık bir kan akıtsan bile kafi bana, sen gelmiş bi de utanmadan saydırıyorsun bana, ne insanlığımı bıraktın, ne allahsızlığımı.. Lucifer'ın üzerine yürümesinden rüyasındaki esnafın araya girmesi sayesinde kurtulan kahramanımız paçayı ancak uyanarak kurtarabildi. Uyandığında sehpanın üzerindeki telefonunun ışığının yandığını gördü. Bir mesaj gelmişti. Hem de sevdiceğinden. Uyudun mu diyordu sevdiceği ona. Geniş bir gülümseme yüzünü ele geçirmeye başladı. Telefona bakmak için yastıktan kaldırdığı kafasını bıraktı tekrar yastığa ve o mutlulukla niyet etti. Lucifer rızası için akıtacaktı sevgilisinin kanını.

Kıssadan hisse; hiçbir şey göründüğü gibi değildir, siz siz olun merkez medyanın yalanlarına inanmayın.
Viaje

Viaje

  • 0
To travel is very useful, it makes the imagination work, the rest is just delusion and pain. Our journey is entirely imaginary, which is its strength.

― Louis-Ferdinand Céline, Journey to the End of the Night

yıl 1844, Alexandre Dumas üç silahşörler isimli kitabında hikayeyi d'artagnan isimli dördüncü bir silahşörün üzerine kurdu.
yıl 1994, Frank Darabont'un shawsank redemption isimli filmi türkiye'de esaretin bedeli ismiyle vizyona girdi.
yıl 2015, ben annemi, kız kardeşimi, erkek kardeşimi katleden Pierre Riviere üç kadının ardında kendi hikayemi aramaya koyuldum. Meraklanmayın sevgili Foucault onları öldürmedim!  


Değişim nehrinin daha bir gürül gürül aktığı zamanlar, nehir artık üzerindeki paslanmış metal köprüleri bile söküp götürüyor. Radyoaktif elementler desen bozunmaya daha bir heveslilerdi sanki, eskisinden çok daha hızlı bir şekilde yarı ömürlerini tamamlar olmuşlardı. Bir nevi hızlı yaşa genç öl. İşte tüm bunlar olurken ben evin oturma odasında oturmuş karşımdaki helvacıoğlu marka flüte korkuyla karışık bakıyordum. Bu korkuyla karışık hal kısa sürede yanına nefreti de alacak ve hep beraber mustafa sandal'dan, deniz seki'ye ordan burak kut ve dahi tüm kral tv şarkıcılarına sirayet edeceklerdi. Durum vahim, alınması gereken yol ise uzundu.
 
Bu bir oryantalizm örneği değildir!

Hergün Bir Şarkı Adeta #45

  • 0
zamanla...
zamanla, gider, her şey gider
yüzünü unuturuz, sesini unuturuz
kalp,artık çarpmadığında,daha uzağa aramaya gitmenin üzüntüsü değildir bu
gitmesine izin vermek lâzım, bu çok güzel!

madrid'den bu şarkıyla dönmüştüm geri ve zamanla diyordum kendi kendime. zamanla. zamanla. zamanla. e bir zaman geçti, çok değil ama. sonra ne oldu. bir patlama. ülkenin doğusunda bir yerlerde. pkk'dır pkk diyemedi bu sefer birileri, diyemedi ama bu demeye çalışmadı anlamına gelmesin. demeye çalıştılar çünkü. şanslarını zorlamadıkları bir sefer bile oldu mu sanki. bir toplumun bilincinde yer eden olaylar vardır. ve o olaylar için insanlar sorarlar birbirlerine sen nerdeydin diye.
ben, suruçta onlarca insan ölürken/yaralanırken bir kuşağın umudunun saklı olduğu şarkıya tutunmaya çalışıyordum. şimdi, zamanın bir ilaç mı yoksa bir virüs mü olduğunu bilemez hale geldim. 
kim ki duk, bi-mong isimli aşırı dramatize filminde beyaz siyahtır, siyah da beyaz diyordu ve benim sıkıntıdan içim içimi yiyordu. şimdi düşünüyorum da zamanda da bir ying yang etkisi olmalı.

ve pek tabii siz insanlık. tebrikler, bölümü bitirdiniz. zamanla. ve ama vicdan bir diğer kalemizdeydi.

çeviri kaynağı için bkz. #35349759
Gente Monocromo

Gente Monocromo

When you photograph people in color, you photograph their clothes. But when you photograph people in black and white, you photograph their souls! 
― Ted Grant

Aynen diyor ve arttırıyorum, selfie çubuğu ruha açılan bir penceredir.

Light is meaningful only in relation to darkness, and truth presupposes error. It is these mingled opposites which people our life, which make it pungent, intoxicating. We only exist in terms of this conflict, in the zone where black and white clash. 
― Louis Aragon  

Türk eğitim sisteminin bana verdiği yetkiye dayanarak soruyorum sana Louis. Bu söz ile anlatmak istediğin ne, kime sesleniyorsun sen, ne yapmaya çalışıyorsun. Öğretmenim orman sevgisi. Yanlış Louis, bütün yanlışlar sende. Zıtlıklardan bahsediyorsun da sen bizi kararsız elementlerle karıştırmış olmalısın Louis, biz ki soygazlardan gelme, falancaların yiğeniyiz. Hem - hem sen ne güzel bir kelimesin, bir daha yazayım buraya hem - sen benim dayımdan hangi görevlendirmeyle zehirli gibi bahsedersin Louis, yok efendim intoxicating miş de daha nelermiş. Seni son kez uyarıyorum Louis, bizden uzak dur. Bizim o eğilmiş, biçilmiş, düzene uydurulmuş, tek tipleştirilmiş  ve tüm kıvrımları ortadan kaldırılmış beyinlerimizi bulandırma. Yoksa oluşacak kimyasal tepkimelerin tek sorumlusu sen olursun.

Madrid sokaklarında kaybolmak için elimden geleni yaptığım sıralarda ara sokaklardan gelen müzik sesi cezbetti beni. İçgüdüsel olarak gelen sese doğru yöneldim. Hiç de yabancı olmayan bu tınıya yaklaştıkça, yavaş yavaş kelimelerin ispanyolca değil türkçe olduğunu ve daha sonra da şarkının  ehl-i keyf üç insandan bahsettiğini anlamıştım. İşte o şarkı ve yukarıda da şarkıda bahsedilen o üç kişi.

biz çamlıca'nin üç gülüyüz
aşk bahçesinin bülbülüyüz
dillerde gezer söyleniriz
gamsız yaşar eğleniriz

C.C. Baxter: The mirror... it's broken. 
Fran Kubelik: Yes, I know. I like it that way. Makes me look the way I feel. 
The Apartment, Billy Wilder

Peki ama Billy Wilder'ın aklına bu güzel filmi, the apartment'ı, çekme fikrinin ilk olarak benim en sevdiğim filmlerden birini, bir David Lean şaheseri olan brief encounter'ı, izlerken gelmiş olması. Güzel insanların birbirleriyle bağlantılı olması sevindiriyor insanı, kutsi ile berksan'ın ev arkadaşı olması mesela..
Sinemada ve pek çok şeyde güzelliğin gizli olduğu bir çok yer var, kimi karmaşıklığın içinde çözülmeyi, kimi kalın bir örtünün altında örtünün kaldırılmasını bekliyor, kimi ise çok bozuyor. Ben -işte yine bene/bana geldik, yoksa burda ne arıyorduk ki - sadeliğin içindeki güzellikte kalmaya niyetliyim bir süre daha. 
 

Buen Retiro İnsanları

Buen Retiro İnsanları

Ben ciddiyim diye başladı konuşmasına. Birbirini ilk defa görmüş bu iki adam birkaç dakikadır kaldırıma oturmuş karşıki arsada devam eden inşaatı izliyorlardı ve birisi hipnoz halinden çıkıp - veya kimbilir hala hipnozun etkisindeyken - başladı konuşmaya Bu sanat dedikleri kimin için? Diğeri cevapladı onu - buna ne kadar cevap denilebilir ki veya bu ikilinin konuşması birbirinden bağımsız birer monolog muydu acaba - hayatımdaki ağırlıkları atmak istiyorum, işimi, ailemi, duygularımı ve daha birçok şeyi.. fazla yüklenmiş bir balon gibi düşey yönlü hareketim devamlı aşağı doğru seyrediyor artık.
Alternatif evrenden, inşaat izleyen bir takım  adamların konuşmalarına tanıklık ettiniz. Şimdi de  yalnız başına kamyona binen kepçe...

Soru: Allen Ginsberg'den Uluma var mı? Cevap: Ne yazık ki yok. Üçüncü kişilere edebiyat tutkusunu ispatlamanın en kolay yolui hiç bir yerde bulunamayan bir kitabın peşinden koşmaktır. Bulunamayn kitabı bulduğunuzu naparsınız peki, kaybetmek için elinizden ne geliyorsa onu.

Roma imparatorluğunun kuruluşu için ne kadar kehanetin anlamlandırılması gerektiğini, ne kadar kaslı yiğidin heba edildiğini hepimiz - en azından ben biliyorum, teşekkürler Ursula- biliyoruz. Sefa sürme sırası o yiğitlere geldi. Yeşilliklerin içinde, mermerden heykeller halinde sonsuza kadar poz vererek genç kızların hayallerini süsleyecekler.

Bize bir kaç kelimeyle hayatınızı, yaptıklarınızı anlatabilir misiniz? Pek tabii, eat-pray-love, tam da bu sırayla. Bayım kötü hayat mottoları sizi ancak cehenneme taşır.

Netleyemediklerim #1

Netleyemediklerim #1

  • 0
bazen görüntüleri çoğu zaman da kafamdaki düşünceleri netleyemiyorum. şöyle başlıyorum düşünmeye, şimdi diyorum orda bir patlama oldu ve onlarca insan öldü. kaç kişi olduğu önemli mi gerçekten. bu milliyetçiler diyorum şimdi diyorlardır ki o vatanlı, topraklı, bayraklı konuşmalarının içinde ama onlar da, kendi konforlu hayatlarından kendilerini ülkenin batıya açılan yüzü olarak görenler, akşam yemeklerini yerlerken diyorlardır ki ama onlar da. geçmiş olsun ama siz zombi olmuşsunuz diye geçiriyorum içimden hatta en sevdiğim zombi uyarlamaları geçiyor aklımdan sıra sıra. insanların içgüdüsel olarak nasıl avm'ye doluştukları, hem de zombi olduktan sonra bile. tüketme içgüdüsü ne kadar da baskın. sonra hedefimdekilere dönüyorum. elimde fransız devriminden kalma bir giyotin. e siz türk eğitim sisteminin içinde sürüklenirken o virüsü yemişsiniz ve geçmiş olsun. yıllardır yaşadığınızı sanıyorsunuz ya siz ama zombisiniz. bir zombi ne kadar yaşıyorsa siz de o kadar işte. geçmiş olsun demiş miydim, evet geçmiş olsun bayım ama siz çoktan ölmüşsünüz. o milliyetçilik virüsü beyin hücreleriniz arasında gerçekleşen kimyasal reaksiyonları çoktan bozmuş. 
buraya kadarı güzel. ama nasıl olduysa o giyotin, kendi çocuklarına dönüyor bu kez. ben ise dönüp dolaşıp, uygulamaya çalıştığı hilal taktiğinin içinde kalan adam oluyorum. sanırım şöyle başladı. benim ne güzel dertlerim vardı noldu onlara diye birşeyler geldi aklıma. hani nerde o bireyin yalnızlığı, o modern insanın oblomovlaşma korkusu ama kendini de eli kolu bağlı hissetmesi. hani benim bir adalet anlayışım vardı, noldu ona. dedim sonra. ben neden işçi havuz problemlerinde havuzu hemen boşaltan musluk olurken diğerleri bir türlü dolduramıyorlar havuzu. diye söylenip dururdum hani. e noldu şimdi benim, modern insanın korkuları. yahu doğu sen ne geride kalmışın mı demeli, hala paramparça edilmekten korkuyor insanlar orda. gelememişler bizim seviyemize.. hem elektrik faturası ödemiyorlar sonra da.. e ne sonrası. yok sonrası, gelememişler işte. kalmışlar, bilmemkaçıncı yüzyılda hala insanların paramparça olarak ölmesi nedir. nedir yani. birisi adalet mi demişti. adalet. adillik. benim burda güven içinde yaşamam adil mi. sizin paramparça edilmenize canım sıkıldı, canım sıkıldığı için sahile indim, koştum akşam mesela. bu adil mi. sen canın sıkılınca napıyorsun. canın sıkılabiliyor mu. noluyor orda. benim senden bir haberim var mı. sen neden yerini yurdunu bırakıp da bir mevsim karadeniz'e bir mevsim akdeniz'e, hem de traktör kasalarında, yollarda öle öle, savrula savrula. sen nereye gidiyorsun. amacın ne. yaşamak için neden bu kadar çaba. benim neden tek derdim istanbul trafiği. neden ben trafik durumuna baktığımda gördüğüm kırmızılıklardan korkarken offf trafik çok sıkışık, sen akan kanların bir akrabandan çıkmasından korkuyorsun. neden kobane denen yerde park felan yapmaya gidiyorsunuz, oturduğunuz yerde oturmak varken. rahat. konforlu. bakın ben hislerimi düşüncelerimi paramparça edip kendimi tekrar kurmayı düşünüyorum, eğer yapabilirsem yeni birisine dönüşmeyi. peki soruyorum sen, paramparça olmuş vücudunu tekrar bir araya getirebilecek misin.