Hergün Bir Şarkı Adeta #54

  • 0
alfred hitchcock, yıllarca bize yanlış zamanda yanlış yerde bulunan insanların hikayelerini, başlarına gelen belaları anlattı. 
türkiye cumhuriyeti devletinde ise durum bundan biraz farklı. türkiye cumhuriyeti devletinin hikayesi, doğru zamanda doğru yerde bulunan insanların başlarına gelen türlü belaların hikayesi. 
ülke iç savaşın eşiğindeyse, siz de ülkenin başkentinde barışın sesi olmak isterseniz. ölürsünüz. şehrin ortasında, tarihi anıtların dibinde çatışmalar oluyorsa ve siz böyle olmasın diye sesinizi yükseltir, iki kelam ederseniz, katledilen insanların yanında olursanız. ölürsünüz. türkiye cumhuriyetinin öncülü tarafından soykırıma uğramış kendi cemiyetinizi, sizin içinizdeki nefret sizi zehirliyor, sağlıklı insanlar olmaktan çıkarıyor diye eleştirirseniz. üstüne bir de ben, isviçre'de soykırım olmamıştır, türkiye'de soykırım olmuştur diyebilmeliyim derseniz. ölürsünüz. ama sakın yanlış anlamayın türkiye cumhuriyeti devleti bütün bu suikastları size olan şefkatinden yapıyor.

I know he knows that he’s killing me for mercy.

bak çetin altan eceliyle öldü de noldu diyor kendi kendine türkiye cumhuriyeti devleti. ölmek istemiyorsanız enseyi karartmanın tam vaktidir sesleri..
Welcome To The Jungle

Welcome To The Jungle

  • 0

piyasalarda hareketli bir hafta başlamak üzere. tanzanya'da bir ay önce sonuçlanan başkanlık seçiminin yansımalarının artık ekonomi üzerinde gözlenmesi bekleniyor. piyasalar istikrar beklentisini daha önce satın aldığı için ne zamandır birşey olduğu yok, yetti artık diyor bağzı ekonomi uzmanları. faiz oranları ise hareketlenmek için amerika'nın kurucu ailelerinin vereceği kararı bekliyor. bu arada bilmeyenler için hatırlatmakta fayda var. tanzanya'nın devrim partisi, aldığı %58'lik oy ile istikrarda yıllara meydan okumaya devam ediyor. chaga magufuli'yi ise yeni dönemde kritik bir takım kararlar bekliyor. geçtiğimiz yıllarda kenya, göç yolları üzerine ördüğü duvar ile antilopların tanzanya'ya dönmesinin önüne geçmesi iki ülke arasında krize yol açmıştı. tanzanya'nın en önemli gelir kaynağı olan safaricilik antiloplar ve zebralar üzerinden yürüyor ve safaricilikte ülkenin başlıca rakibi de kuzey komşusu olan kenya. 
 
arka planda tüm bu karmaşık işler olurken tanzanya'nın insanları ise jamboyla, mamboyla ve tüm umursamazlıklarıyla gelene geçene gülümsemeye devam edecekler. öyle ki buraya geldiğinizde bir yerden sonra karşınızdakinin sizinle dalga geçtiğini düşünebilirsiniz. bu kadar da olmaz, olmamalı.








Hergün Bir Şarkı Adeta #53

Neşet Ertaş'ın bozlak üzerine söylediklerini, açık radyo'nun seçmece söyleşilerinden hazırlanmış olan biz yaşarken isimli kitapta okumuştum. bir zamandır, brutal vokal, death metal üzerine falan düşünürken de aklımda dönüp duran bu sözleri paylaşmak istiyordum. kısmet bugüneymiş. new orleans'dan çıkma bu güzel müziğin, bu güzel insanların yanında da sırıtmaz ve hatta yakışır diye düşünüyorum.


bozlak, bir feryattır efendim. bozlak bir bağırtıdır, yüreğini dışarıya atmaktır. bozlağın anlamı budur. içinden geldiği gibi bağırır, söyler. ölçüsüzdür. içinden geldiği gibi söylenen bir havadır bozlak. ölçüsü yoktur. aşk dokunsa da yıpratmaz, incitmez. aşk uyarıcıdır. insanın yüreği uyandığında, insan kendine gelir... acı da söylense, aşkla söylendiğinde dokunmaz, hissettirir... duygusuz söz, aşksız söz tuzsuz aşa benzer, içe sinmez.

Hergün Bir Şarkı Adeta #52

  • 0
tamam. tool konusunda maynard'a ben de çok kırgınım ama puscifer'in son albümüne bir şans vermeden geçmeyin derim.
Gift of Life aka Ngorongoro

Gift of Life aka Ngorongoro


işte yeni bir gün daha geliyor
geliyor ama
içgüdülerimin bana dayattığı şeyleri gerçekleştirmek
içinden çıkamayacağım kısır döngünün bir parçası daha tamamlandı diye sevinmek yetmiyor artık
nefes almak hepten katlanılmaz bir eylem haline geldi
besin zincirinin alt basamaklarında
evrimin ise çok uzağındayım
bu halde sensiz
ne zamana kadar gidebilirim ki

şimdi bakıyorum da ne kadar da olumsuz şeyler yazmışım. düşüncesizlik etmiş gibi hissediyorum ama bu aralar kendini gerçekleştirme ile ilgili düşünceler içersindeyim ve bu şiir de onun yansıması olsa gerek. biraz da sana şairane gözükebilme isteği var tabii serde. hasılı endişelenmeni gerektirecek bir durum yok ortada. hem nasıl olsun ki, ancak seni bir daha göremeyeceğimi bilmem lazım böyle kötü olmam için. biliyorsun, içimde iyiye dair ne varsa çoğunlukla senin sayende. bu kadar boş laf salatası yeter değil mi.
 
son mektubunda geçtiğin yerlerde yeni su kaynakları keşfettiğini yazmışsın. geleceğimiz adına çok iyi bir haber gerçekten de. ilerde bu yolculuğu beraber tekrarladığımızda edindiğin bilgiler çok işimize yarayacak.  ben de napayım, ancak kös kös otururken senin gibi yetenekli birine sahip olduğum için ne kadar şanslı olduğumu anlatıp duruyorum etraftakilere. senin su bulma maceran yanında benim anlatacaklarım pek çocukça kalacak ama yine de deneyeyim şansımı.

feci canımın sıkıldığı bir günün akşamında, seninle de bolca gittiğimiz eski ağacın oraya doğru yola koyuldum tek başıma. biliyorum insanlar orasını park alanı gibi birşey yaptılar ama buranın eskisi biz değil miyiz. hem her yeri sahiplenmelerine izin verirsek sonra nolur halimiz değil mi? neyse kötü bir şey de olmadı zaten. ortalarda kimseyi görmeyince bir kutunun içine sakladıkları su kaynaklarına dadandım. ufaklıklar da farkedince etrafımı sardılar. lakin zarar vermek için değil de beni kaydetmek için. ben su içtikçe nasıl hoşlarına gidiyor enayilerin, bir görsen. bir nevi ünlü oldum diyebiliriz bu durumda, ne dersin. tabii senin kıskanmana gerek yok. ya da istersen kıskanabilirsin, benim hoşuma gider biliyorsun böyle çocukça şeyler. 

bu sefer biraz fazladan gevezelik ettim sanırım lakin bütün bu kelimeleri sana olan sevgimden beslenen otlak araziler olarak düşünürsün. anlayacağın içimde senin sevgin ile beslenen binlercee zebra, binlerce antilop var.

öperim,
elefante.










Hergün Bir Şarkı Adeta #51

  • 0
Traveling across the fallen earth
And the foreign lands
We survived
To believe that this is not the end
This is not the time

burda paylaşmadan önce, vidyonun altındaki yorumları okuyordum ki şarkının anlamı bir anda değişti.

i am a refugee and this song speaks to me.

kış gelirken, dalgalar da kabarmaya yüz tutmuşken avrupa'nın içlerine ilerleme amacındaki göçmenler ilk durakları olarak yunan adalarına doğru yola çıkıyorlar. yine. deniyorlar, ölüyorlar. ölmezlerse yine deniyorlar. ölene ya da karşıya geçene kadar. daha iyi, daha fotojenik ölmüşlerse şanslılar mı demeli? o zaman altın orana uygun çekilmiş fotoğraflarını posterleştiren politikacılar, onların üzerinden vize muafiyeti pazarlığına ya da belki oy pazarlığına girişebilirler. bizler ancak beğenebiliriz o fotoğrafı, üzülebiliriz sonra.. sonra devam ederiz hayatımıza. duygu mastürbasyonu mu oluyor bu?
Serengeti Hikayeleri #2

Serengeti Hikayeleri #2

  • 0

dünyanın uzak bir köşesinde, vahşi yaşam ile içiçe bir çadır kampındaydık. serengeti'deki ilk günümüz tamamlanmıştı. göstergelerde kendimizi özel hissetmemiz için gerekli bütün değerlerin sağlandığını açıkça görülüyordu. rehberimiz ile birlikte çadırı kurarken bir yandan da kendisinin tembihlemelerine maruz kalıyorduk. söylediğine göre dışarda bıraktığımız takdirde ayakkaplarımızın sırtlanlar tarafından mahvedilme olasılığı bile vardı. çevrede ooo adrenalin nidaları yankılanırken ben düşünceler içersindeydim. lojmanda büyümüş ve ilk vahşi hayat tecrübesini şeker bayramında dış mahallelere şeker toplamaya açılarak gerçekleştirmiş bir çocuk olarak geldiğim nokta inanılmazdı.

***

keşke diyorum zaman tam da herşeyin ne kadar inanılmaz olduğunu düşündüğüm o anda sabitlenseydi. ah sabitlenseydi de alttan almak zorunda kaldığımız karşılaştırmalı mutluluk dersinden bari bu sefer geçseydik.

***

siz ki bayram tatilini birleştirmiş fanilersiniz, ilham verici hikayeler için getirilmediniz bu dünya'ya.

globalleşen dünya ülkemizin jeopolitik önemini azaltmamış aksine arttırmış, ülkemizin doğu ile batıyı birbirine bağlayan köprü özelliğini daha da önemli kılmıştır. bununla birlikte globalleşen dünya bir şey daha yapmıştır. insanların tatil için dış ülkelere daha çok ve daha rahat seyahat etmelerine olanak sağlamıştır. günümüzde insanlar, bodrum veya çeşme'nin çok bozması karşısında çaresiz değiller. kampanyalı uçak biletleri, vizenin neden insanlık dışı bir uygulama olduğu tartışmaları, almanya bize taktı abi muhabbetleri artık orta sınıfın günlük sohbetinin vazgeçilmez birer parçası. 
e böyle olunca tanzanya'da bizden gayrı türkiyeli maceraperverler görmek de kaçınılmazdı. yine de, bizim tersimize, ayak izinin daha az olduğu patikayı takip ederek alışılmamış tatil planını oluşturmuş bir türkiyeli görmemiz, mutlu dünyamızda derin yaralar açılmasına sebep oldu. bizim göremediğimiz avı görmüş, fotoğrafını çekemediğimiz bütün o anları hapsetmişti kamerasına. tek başına gezdiğinden mütevellit çok fazla selfie çekmek zorunda kaldığından yakınıyordu ama olsundu. 
sohbetimiz ilerledikçe mutluluğun çan eğrisinin eteklerinde sallanmaya başlamıştım artık. serengeti'de son gününe geldiği safari macerası sonrasında - her ernesto gibi - motosikletine atlayarak o doğu afrika ülkesi benim bu doğu afrika ülkesi yine benim şeklinde seyahat edeceğini de duyunca mutlu olmak için hiçbir şansım kalmamıştı. kim bilir hangi maceradan hangisine atlayacaktı ben istanbuldayken. ve kim bilir belki bu süreçte yaşadıklarını ilham verici hikayelerle dolu blogunda paylaşacaktı, ben de mail grubundan mail grubuna dolaşan bir hikaye olarak rast gelecektim.

***
 
günün burdan sonrasında neler olduğundan bahsetmeye lüzum görmüyorum ama o'nun macerasının nasıl geçtiğini öğrenirsem kesinlikle paylaşırım.







Hergün Bir Şarkı Adeta #50

nostalji rüzgarının 70'lerden günümüze sürüklediği bir şarkı bugünün konuğu. graveyard, instagramda beklediği like ı alamayan siz, yaşayanlar için söylüyor..

not:  joakim beyin vokaline dikkat! kendinizi kaptırmanız durumunda eski sevgilinizi aramanız işten bile değil.
Netleyemediklerim #2

Netleyemediklerim #2

  • 0
uğruna, gitmeyi planladığın yurtdışı tatilinden feragat ettiğin ülke sana sırtını çevirdi.
yine.
şimdi hala sonuçlar tazeyken insanların cahilliğinden, sığırlığından bahsetmelisin. birilerini aşağılamak kendini yükseltmene -unutma, sen bunu hakediyorsun- ve daha mutlu olmana yol açacak. biz buna asansör etkisi diyoruz ama sen bizi boşver. boşver ve kaç kurtar kendini.
hey, o elindeki kahve kenya'dan mı? off bayılırım kenya'ya. uzun mesafe koşucuların diyarı. duydun mu new york maratonunu da süpürmüşler..
kafalar karıştı ki bende oluyor arada ama sen karıştırmalarına izin verme ve aman ha unutma! twitter'da, facebook'da ve belki instagram'da düşüncelerini destekler nitelikle veriler bulacaksın, aramaya inansan yeter. bak mesela, istanbul'da kullanılmış oyların yarısı geçersizmiş, biliyor muydun? yemin ediyorum sığır bunlar aaabi ya!
hazır mujica da yenice gelmişken, aralara "uruguay'a yerleşmek gerek"lerinden mi sıkıştırsan, ne dersin? hem sana bir de iyi haber vereyim, ha evet dolar da düşüyor ama o değil, uruguay'da insanla uğraşmak o kadar da zor değilmiş. 

***

beş ay önce yapılan seçimde hdp'nin aldığı oyu sığır kürtlere, kandırılmış türklere bağlayan mümin kardeşlerim! şimdi gönül rahatlığıyla muhafazakar kardeşlerinize edilen hakaretleri insanlık dışı ilan edebilirsiniz. unutmayın, siz onlardan farklısınız!

***

beş ay önce yapılan seçim sonrası doğuda yapılan kutlamaları hazmedemeyen, bahçeye bağladığı itlerini zor zapteden milliyetçi hassasiyeti oldukça yüksek kardeşlerim! orta anadolu'da yaptığınız kutlamalar ananızın ak sütü gibi, öldürdüğünüz yüzlerce insan gibi helal olsun size. bir daha zora düştüğünüzde kullanmanız için bir ışid militanını paspasınızın altına bırakıyorum.

***

merkez medya, yandaş medya, kayyum medya ya da her kim isen artık.. haber yapan insan, kullandığın dilin yavşaklığının farkında mısın? israil'in gerçekleştirdiği eziyeti tasvir ederken ikinci kere düşünme ihtiyacı duymadan "kana susamış israil ordusu" içeren cümleler kuruyorsun. peki ama zırhlı araç peşinde sürüklenen ölü insan bedenleri nasıl hala "ölü ele geçirilmiş" oluyor. haberi okurken, dinlerken senin o habere ilişkin yargılarını öğrenmek istemiyoruz haberci kardeşim o iş için köşe yazıları, yorumlar vs. var zaten.

***

beş ay önce yapılan seçim sonrası kimi dış güçler hdp'nin aldığı %3'lük oyu cemaate bağlarken, kimi dış güçler de bu oyların chp'den gelen oylar olduğunu iddia ediyordu. bu yeni seçim sonrası yaptığımız bir takım karmaşık matematiksel hesaplamalar sonrasında bu %3'lük oyun, bir takım ayakkabı kutuları içinde, aslında akp'den geldiği ortaya çıktı. 

*** 

demokrasi, öyle bir seçim ile birkaç sandık ile bohçasını hazırlamış gelin misali at üstünde gelmeyecek. akp örneğini söylemeye gerek yok ama hdp bile gelse iktidara mücadelesiz bir demokrasi gelmeyecek ve hatta gelmemeli de. bunu mücadele ederken ölen onlarca, yüzlerce, binlerce insanın ardından söylemek anlamsız belki de.. siz biliyordunuz, ben de öğrenmeye çabalıyorum.
Serengeti Hikayeleri

Serengeti Hikayeleri

  • 0

yer aldığı uçsuz bucaksız düzlüklerden dolayı serengeti adını almış topraklardayız artık. yıllarca samanyolu tv'de izlediğim kratt kardeşlerin çeşitli çılgınlıklar yaptığı o bozkırda. kratt kardeşleri izlediğim bozkır, o tahıl ambarı geldi aklıma buraları görünce.. diyesi oluyorum. boğazımda tıkalı kalıyor kelimeler. arabamızın tam da benim oturduğum tarafında dişi bir aslan peydah oluyor. beraber aynı yöne ilerliyoruz da dönüp bir bakmıyor bile. bu arada çocukluk nostaljisi de yarım kalıyor. e vahşi yaşam insana tüm çocukluğunu unutturuyor tabi, yalan oluyor o çölleşmekte olan tahıl ambarı da.

dün gece bob marley'in oğlu ziggy marley ile adaş olan rehberimiz, yani adamın adı ziggy, bir başka grup için bizi arkada bırakmıştı. şimdi, ilerde sıklıkla kuşak çatışması yaşayacağımız mümin rehberin zamanı başlıyor. 
e be mümin kardeşim.. e be mümin kardeşim.. siz namaz kılıyonuz mu bakiym diye lafa girip, devamını biz müslümanlar niye birbirimizle savaşıyoruz ki çok saçma, hepimiz kardeşiz haksız mıyım.. şeklinde getirip, hem de bizden nasıl bu sohbetin içinde yer almamızı bekliyordun? bizim için başlamadan bitmişti herşey.

o gün, şansımızın da yardımıyla.. şansımızın.. ne şanslı günlerdi be onlar.. burda birşeyi belirtmem gerekiyor. safaride şans kavramı çok önemli. futboldaki top bizi sevmedi meselesinin bir türevi de safari için geçerli. eğer doğa sizi sevmez ise vahşi yüzünü, aslanını, zebrasını felan sizden hep gizler. yani safari maceramız boyunca bize öğretilen bu oldu. uslu olmazsak doğa bizi sevmez imiş, bir bok da göremezmişiz

***
 
pagan kardeşlerim! doğanın sevgili kuluymuşuz ki, safari maceramızda bir leopar ailesinin parçalanmaktan nasıl kurtulduğuna, bir sırtlanın ekmeğini nasıl taştan çıkarttığına şahit olduk. hem de ikisi aynı hikayenin içindeydiler. şimdi hikayenin aktörlerinden dinliyoruz..

anne leopar: o gün erken saatlerde, iki oğlanla uzun çalıların arasından usul usul ilerlerken bir yandan da ilerdeki impala grubunu gözlüyordum. ara ara, birbirlerini itip kakarak şakalaşan çocukları uyarıyor, onlara kaç gündür midemize bir lokma girmediğini, artık avlanmamız gerektiğini söylüyordum. söylüyordum da kime, nato kafa nato mermer.. bir kulaklarından giriyor, diğerinden çıkıyor haylazların. bilirsiniz biz leoparlar çitalar kadar hızlı hayvanlar değiliz, aslanlar gibi grup çalışması da yapmıyoruz, tek tabanca takılıyoruz. çocuklara da bunu öğretmeye çalışıyorum, ilerde ben olmayınca napıcaksınız diyorum ama.. ben söylüyorum ben dinliyorum. bizde dert bitmez efenim, sizi daha fazla bunaltmıyayım. kısa bir koşturmaca sonrası impalalardan daha gençce olan birine dişimi geçirebildim. çocuklar da sağolsunlar yardım ettiler de bu gördüğünüz ağaca kadar sürükledik. ben avla birlikte önden ağaca çıktım,  çocuklara da daha önce öğrettiğim gibi yanıma gelmelerini tembihledim. ne var ki aha şu gerizekalı çıkamadı ağaca. bakın, hala da aşağıda! ara ara impaladan parçaları aşağı atarak beslerim biraz dedim. bir parça attım ki sonrasında işte o uğursuz sırtlan geldi, devamı da malum..

sırtlan: öğlen sıcağı geçip de hava biraz serinleyince biraz ayakları açayım, hem de etrafı kolaçan ederim diye gezintiye çıkmıştım. her gün takip ettiğim bir de rotam var. eh yine o rotada ilerliyordum. şimdilerde böyle her gün aynı rotada yürümenin beyni tembelleştirdiğini, çeşitli hastalıklara yol açtığını söylüyor arkadaşlar. lakin ben kaç yıllık sırtlanım, o kadar yıldan sonra alışkanlıklarımı değiştirmem de pek kolay değil. doğa anadan başka korkacak birşeyim yok diyorum onlara da. ah, nerde kalmıştık.. çalıların arasında ilerlerken yolun karşı tarafındaki ağacın üstünde bu leoparları gördüm, avladıkları impalayı afiyetle yiyorlardı. şimdi şunu belirtmek gerek, bu leoparlar öyle çok güçlü hayvanlar olmadığından hem de genelde yalnız takıldıklarından avlarını ağaçlara taşır, orda zıkkımlanırlar. e bunları görünce midede bir hareketlenme oldu tabi ama yapcak birşey yok, ağaca çıkamıyoruz biz, öğrenmemişiz.. derken ağacın altındaki yavruyu gördüm ve kurmaya başladım hemen planı...

ağaca çıkamayan yavru leopar: ne diyebilirim ki. annem daha önce bir kaç kez nasıl ağaca çıkılacağını göstermişti. e biz de denemiştik kardeşimle, çıkmıştık da. yani düşünüyorum, o ağaçlara çıkması mı daha kolaydı, yoksa sabah kırılan tırnağımdan dolayı mı oldu böyle, bilmiyorum. çıkamadım işte çıkamadım, çıkamadım, çıkamadım. tekrar tekrar denedim de olmadı. kardeşim çıktı bana hava atıyor yukardan.. annem diyordu hep tek başına yaşamayı öğrenmelisiniz diye, ben de içimden benim kardeşim var, birbirimize göz kulak oluruz biz diye geçiriyordum. al işte göz kulak, impalayı yalıyor pis herif. kaldım ben aşağıda neyse ki annem bir kaç parça attı aşağı. işte şu sırtlan da çıkıp gelmeseydi...

sırtlan: önce şunu bilmeniz gerek; yetişkin bir sırtlan olarak benim gücüm anne leopara yetmezdi. gücümle böbürlenecek kadar kendini bilmez değilim. ha ama ortada yavru bir leopar olunca işler değişti. planım yavruyu korkutup annenin aşağı inmesini sağlamaktı. böylece av (impala) da aşağı inmiş olacaktı. sonrasını doğaçlama ile halledebilirdim. işte siz de gördünüz, pek bir zorluk çıkmadan kapıp kaçabildim leoparların avını.

anne leopar: yavrumu o sırtlanla karşılıklı görünce nevrim döndü, impala felan düşünemez oldum. o arayı tam hatırlayamıyorum da önce impalayı attım aşağı heralde, alsın siktir olup gitsin diye. baktım ben inene kadar da impalayı kapmış kaçıyordu zaten. bizim ufaklığı bıraktı diye mi sevinsem, avımız gitti diye mi üzülsem bilemedim. 
yarın yeni bir gün olacak ve bizim bu yeni günde yeni bir av peşine düşmemiz gerekecek. umutsuz muyum, hayır. doğa ana rızkımızı verecektir. hem ne diyorsunuz siz, enseyi karartmayalım. değil mi?








Masai İnsanları

Masai İnsanları

  • 0

geçen arabalara el sallayan, beyaz makyajlı, siyah kıyafetli çocuk formunda karşılaştık önce onlarla. toplumun gerçek bir üyesi, bir savaşçı olmadan önce tamamlamaları gereken bir başka sınavın içindeydiler. aradan yıllar geçip de o gün gelince onlar da köylerini ziyaret eden turistlere geleneksel dansları ile hoşgeldin diyecekler. ama önce kırmızı kıyafetlerini giymeyi haketmeleri gerekiyor.

masai köyünü ziyaret ettiğimizde, bizi köyün önde gelen isimlerinden, robert mahlaslı bir arkadaş karşılıyor. robert, çocukken dil öğrenmeye büyük şehre gönderildiğinden, gelen turistleri karşılama ve bilgilendirme görevi atanmış isimlerden birisi. bize masai kültürünü oluşturuan popüler elementlerden bahsedecek ilerde. ama önce masai dansı var. masailerin bu ritüelini izleyip bir yandan da fotoğraf çekerken içimdeki jüri üyesi susmak bilmiyor. biraz sallamışlar mı ne, özellikle de dans kısmını. müzik de daha renkli olabilirdi hani, bir kaç enstrüman daha ekleseler ya.

dans bitince köyün çeperlerine doğru yöneliyoruz. içerde bize masai zıplamasından en güzel örnekleri sunacaklarını söylüyor robert. ve ekliyor hemen, hatta uslu birer çocuk olursanız siz de dahil olabiliriniz bu eşsiz ritüele. aklımda, onlardan daha fazla zıplarsam ben de kabileye dahil olabilir miyip acaba sorusu. soruyorum robert'a. hali hazırda sünnetli olduğumu, çocukları toplum dışına iterek yaratmaya çalıştıkları yabancılaştırma efektine de onlarca filmde maruz kaldığımı belirtiyorum. ne var ki müstehzi bir gülümseme oluyor tek elime geçen. 

zıplama ritüeli sonrasında, bizleri böl-yönet taktiği ile ayırıp bu kez evlerinin içinde misafir ediyorlar. bana evini açan, michael mahlaslı bir vatandaş. ikibuçuk metrekare büyüklüğünde bir alanda,  poligaminin nimetlerinden bahsediyor bana. ben ise tısısısısss efektli gülme stilimi geliştirmeye çalışıyorum. poligami konusu hafifleyince en çok merak ettiğim konuyu açma sırası geliyor artık. 

ben: michael, masai'lerin bitkisel yiyecekleri hayvanların besin kaynağı olarak gördüklerini, yemeyi reddettiklerini, sadece süt, et, kan gibi hayvansal besinler ile beslendiklerini biliyorum. batı medeniyetinde popülerliği giderek artmakta olan vegan akım da bunun zıddı bir düşünceyi savunuyor. bir üçüncü taraf olarak görecek olursak benim gibiler de ne kababından ne de karnabahar kızartmasından vazgeçiyor. gelmek istediğimnokta şu ki; türkiye'ye gelerek bu konunun tartışılacağı bir münazarada bir veganın karşısına çıkmak, görüşlerini savunmak ister misin? 
michael: hayır

aklımda hep net adam olarak kalacaksın michael.

ilk günden beri sokaklardaki afişlerden takip ettiğimiz, ilerde belki daha detaylı da bahsedebileceğim bir de seçim atmosferi mevzusu vardı tanzanya'da. masai köyünden arda kalanlardan birisi de seçim üzerine gerçekleştirdiğimiz kısa bir konuşma oldu. köyün marketinden alışverişimizi yapıp robert ile tekrar buluştuğumuzda, ona bir kanaat önderi olarak yaklaşan seçimler ile alakalı ne düşündüğünü sordum. daha önce yaptığım bir konuşmada seçimlere iki hareketin girdiğini, bunlardan birisinin kurucu ideolojiyi temsil ettiğini diğerinin ise kurucu partinin içinden çıkmış yeni bir parti olarak şekillendiğini öğrenmiştim. robert, büyük umutlar beslediğim bu soruyu tam bir siyasetçi kıvraklığıyla yanıtladı. oyumuzu kullanacağız, seçim demokrasisine inanıyoruz. bu yanıt ile tanzanya'daki vatandaş gazeteciliği maceram büyük bir yara almış olsa da pes etmiyecektim.






Hergün Bir Şarkı Adeta #49

  • 0
dinleyici olarak pek bir ilişkim olmadı lakin blues'u besleyen damarları biliyorum. şimdilerde o damarlar dünyanın mültecilerinden besleniyor. 

peki. sorularıma başlıyorum. mülteciler bizim farinelli'lerimiz mi olacaklar, hani şu ergenliğe girince sesini kaybedeceği için hadım edilen çocuk, yani onların acılarından beslenen şarkıları dinleyip sevgilimizden ayrıldığımıza mı üzüleceğiz, öyle mi olacak? peki sahilde yüz üstü uzanmış soğuk bir çocuk bedeninin altın oran göz önünde bulundurularak çekilmiş bir fotoğrafı bize insanlığımızı mı hatırlatacak? belki bir süreliğine hatırlatır, yemek yerken yanımıza gelen çocuklara bozuk paralarımızı veririz. ya da onlara tavuk döner alırız. peki sonra?

***

ayı yogi'nin bir bölümü vardı. ayı yogi ve çetesi, nuh hazretlerinden ödünç aldıkları uçan gemileri ile bir adaya gidiyorlardı. bu adada, bir ısırık aldığın muza devam etmiyordun, atıyordun çöpe. öyle bir ada. cennet mübarek. muz örneğini de veriyorum ki anlayın olayın çılgınlık boyutunu. öyle de bir bolluk vardı ortada. ve pek tabi bir süre herşey çok güzel gitti. zamanlar geldi, zamanlar gitti. kahramanlarımız yedi, içti, eğlendiler. lakin ben izlerken böyle devam etmeyeceğini, olayın içinde bir hinlik olduğu hissediyordum. onları misafir eden güleryüzlü adam mesela, bir türlü izin vermiyordu ellerindeki yiyeceği bitirmelerine. arkadaş bırak adam iki ısırık alsın, nolacak? yok efendim neymiş, bir ısırık. sonra, hoop hemmen salla çöpe. ama işte dedim ya böyle devam edemezdi. içlerinden birisi de bana hak vermiş olacak, bence bobo'dur o da,  bunda bir yanlışlık olduğunu anladı. ilk baştan beri onun da kanı kaynamamıştı ev sahibi adama. zamanla diğerlerine arkada dönen dolapları falan gösterdi. sona gelirken de, bu düzenden sorumlu kişiyi cezalandırdıktan sonra terketti bizimkiler adayı. son. biz de bir ders çıkarmasak mı ayı yogi ve arkadaşlarının hikayesinden ya da ne bileyim bu tüketim alışkanlıklarımızda bir yanlışlık olduğunu görmek için ne olması gerekiyor?
Columbus ve Sokak Sanatı Üzerine

Columbus ve Sokak Sanatı Üzerine

batı diyarında, her ekim ayının ikinci pazartesi günü kutlanan bir gün var. kendileri columbus day diyorlar. amerika'nın keşfedilişinin de yıldönümü olan bu günü insanlar geçitlerle, çeşitli eğlencelerle danz danz danz şeklinde geçiriyorlar. ben de acaba eğlencelerini nasıl daha da arttırabilirim diye düşündüm. columbus day mi geldi, hadi dostum sıkılmadın mı artık her sene aynı geçitlerden! gidip tanımadığınız insanların evlerini işgal edelim ve columbus'u onurlandıralım.. biz yeterince eğlendikten, onlar da yeterince eziyet çektikten sonra, tabi son bir selfie çekmeyi de unutmadan, tamamlarız günü

böyle anlatınca funny games geldi aklıma. neyse ki herkes bu günün kutlanmaya değer bir gün olduğunu düşünmüyor. mesela kimi güney amerika ülkeleri bu günü amerika yerlilerinin çektiği acıları anma/hatırlama günü olarak geçiriyor artık. evet, bazı ülkeler hala bu günü kutlamalarla geçiriyor.  lakin bu seneki kutlamalara en güzel yanıt amerika'nın kuzeyinden gelmiş. detroit'teki columbus heykelinin kafasına bir balta saplamış anonymous kişiler. bununla da yetinmeyip kafasından aşağı da bir güzel kırmızı boya dökmüşler ki columbus'un, işte sanat budur dedim fotoğrafı görünce.

***

dün bir stencil peydah olmuştu londra sokaklarında. copy/paste insanları da bu konuda akıllarına gelen ilk isim olan banksy'e mal etmişler çalışmayı. banksy, bunu benim yaptığımı nasıl düşünebilirler demiştir herhalde. banksy kalitesine yaraşır bir iş değildi bana kalırsa. stencil bugün de bir takım kefenli insanlar tarafından saldırıya uğramış.
Korkuyu Bekliyorum Gözlerim Kapalı

Korkuyu Bekliyorum Gözlerim Kapalı

  • 0
yeni felaketimizi bekliyorum. beklerken boş durmiyim dedim, bir yandan da son günlerde kendime sorduğum soruların yanıtlarını arıyorum. ama önce, geçtiğimiz günlerde dinlediğim slavoj zizek röportajından aklımda yer etmiş bir düşünceyi paylaşmak istiyorum. bunu iklim değişikliği konusunda konuşurlarken söylemişti filozofumuz. tek şansım olabildiğince kötümser olmak ve bir an önce felaketimizin gerçekleşmesini ummak. bu şekilde gelecek felaketten pay çıkarıp kendimizi revize etme yoluna gidebiliriz. hem yeterince kötümser olunca arada, iklim mücadeleri gibi, iyi birşeyler gerçekleştiğinde da mutlu olabiliyorum. beynimde nadasa kalmış bu düşünceler zaman içinde fermente olarak başka bir şeye dönüşmüş de olabilir. bilemiyorum. ama eğer öyle ise bile, bence bu da güzel bir fikir be. zizek,  bunu bir düşün istersen. 
ben de kendi düşünce çeperimde bir zamandır büyük şehirlerden birinde gerçekleşecek bir felaketin güneydoğu'yu anlamakta güçlük çeken insanların kendilerini gözden geçirmelerine neden olup olmayacağını düşünüyordum. cizre'de insanlar günlerce sokağa çıkma yasağı altında yaşarken bizim hiçbir şey olmamış gibi hayatlarımıza devam etmemizi kabullenemiyorum. cumartesi günki katliam sonrası da ister istemez bu düşüncemden suçluluk duydum. kendimi, insanların hayatları üzerinde deney yapan canavar bilimadamı gibi hissediyordum. düşünceye geri dönersek, eskiden kürtlerin düşmanı dostumdur, ışid'e de bence böyle bakmak gerekir şeklinde düşünceleri olanlar artık en azından bu düşüncelerini kendilerine saklarlar.   

şimdi gelelim sorulara, daha önce yaptığım(ız) kabuller üzerine sorular. demedi deme bizi bu yaptığımız ön kabuller bitirecek aysel. 

hepimiz, devletin supervised learning algoritması tarafından eğitilmiş yapay zeka denekleriyiz.

sevgili başöğretmenimiz, devlet baba! 
hatırlar mısın taa yıllar önce, bize suyun kaynamasından, hendekler kazılarak yayılan bir dinden ve pek tabii tü kaka denilecek örgütlenmelerden bahsetmiştin. sana ne kadar müteşekkirim, anlayamazsın. şimdilerde yine senin o bilge sözlerine ihtiyacım var. hayatıma yeni örneklemler girdikçe, sınıflandırmam bozuluyor. kimyasal bir tıkanıklık yaşıyorum. gayrı öyle bir hal aldı ki, bünyem eski veriler üzerindeki sınıf etiketlerini de tartışmaya açmış durumda. ben ise direnmeye çalışıyorum. venceremos! yine de işler fenaya doğru gidiyor. bu gidişe bir dur demezsek beni bir kez daha eğitmen gerekebilir. bu duruma nasıl mı geldim, hemen anlatayım.

yine günlerden bir gündü. çok da uzak olmayan diyarlarda insanlar ölmeye devam ediyordu. biz ise izlemeye. tarım ve hayvancılıktan sorumlu bir arkadaşım, bir anda tutkuyla uruguay'ın (eski) cumhurbaşkanından bahsetmeye başladı. kendisinin, aman da ne kadar tonton, ne kadar da babacan ve hatta yanakları sıkılası bir kişilik olduğundan bahsetti. ben yeter diyesi oldukça daha bir şevkleniyor ve dur durak dinlemeden bay mujica'yı güzelliyordu. konuşmasının bitmesini sabırla bekledikten sonra konuşmaya başladım. ama arkadaşım, bu kahrolasıca adam zamanında tupamaro gerilla örgütünde iş tutmamış mı? (affet beni devlet baba, gerilla dedim ama biliyorum terör örgütü demem gerekiyordu) bu örgüt çok pis bir örgüt, seni bu adam hakkında konuşurken kullandığın kelimeleri tekrar düşünmeye davet ederim. dedim.

tupamarolar 1968 dolaylarında gitgide artan şiddet eylemleriyle kurulu düzeni ciddi biçimde tehdit etmeye başladılar. cephaneliklere baskınlar düzenlediler, binaları kundakladılar, özellikle siyasetçileri hedef alan adam kaçırma eylemlerine, subaylara ve polislere yönelik suikastlere giriştiler.

sevgili arkadaşım ne dese beğenirsin, artık örgüt mü kaldı yahu, adam devletin başına geçmiş sen hala neyin peşindesin. hem bak demin anlatırken atladım. mujica maaş da almıyormuş, yoksullara bağışlıyormuş hep. adam tam bir sosyalist. ben ne desem beğenirdin devlet baba? yeter gayrı dedim. bana böyle popülist söylemlerle gelme, dedim ve derhal kalktım masadan. ayakta devam ettim konuşmama. bağış nedir arkadaşım, eğer sen o mevkiye geldiysen bağış yap diye değil, sistemi düzelt diye geldin, senden sonra gelen (tabare vazquez) bağışlamayacak o zaman n'olacak o fakir insanlar hiç düşündün mü? anlamıyorsunuz hiçbirşeyi. dedim ve terkettim sahneyi. kafam o kadar karışmıştı ki bir yerden sonra karşımdaki arkadaşım değil de sanki mujica'ymışcasına devam etmiştim devlet baba. hala inanamıyorum, tam bir delilik haliydi.

biz ki, sizi doğru kararlar verebilesiniz diye binlerce örnek içeren veri kümeleri ile eğittik.

işte böyle. şimdi düşünüyorum da bu gerilla denilen nane güney amerika'dan çıkmış terör örgütlerine verilen yerel bir isim olmasın mı? hatırlıyalım, eğitildiğimiz o zamanlarda bize yüklediğin o örnekler nelerdi. pkk demiştin, terörist diye inletmiştik sınıfı. dhkpc demiştin, çığırmıştık amansızca. şeriat isteyenler demiştin, bir yandan avazımız çıktığı kadar bağırırken atatürk rozetlerimizi göstermiştik birbirimize. gururla. 

şimdi gelmiş, tupamaro diyorlar, zapatista diyorlar, farc diyorlar.. ne diyeceğimi. nasıl sınıflandırcağımı bilemiyorum devlet baba, bana sahip çık!

gerillalık, yıllar boyu süren ve sonunda hep güney amerikalıların kazandığı bir mücadeledir.
Kolektif Hüzün

Kolektif Hüzün

  • 0
kolektif hüzün diye bir tabir var. cümle içinde kullanıyorum. misal ben sana diyorum ki turgut özal öldüğünde nerdeydin, ne yapıyordun? sen de diyorsun ki bana; önce şu bıyıklarındaki ayranı temizle, sonra devam ediyorsun ütü yapıyordum falan heralde ne bileyim. ben de sana diyorum ki o zaman, üzgünüm ama biz ikimiz bir toplum olamayız aysel ve kalkıyorum masadan, müsait bir yerde iniyorum hayatından. fin. 

aaah ah! hepimiz öyle üzülmüşüz ya hani turgut özal öldü diye (daha doğrusu ben öyle sanıyormuşum) ve turgut özal da bizim ortak bir değerimizmiş mesela (yine benim hatam) ve biz aynı toplumun altındaki bireylermişiz gibi (artık değiliz, tüm o balıklar için teşekkürler yine de) devam etmişiz yıllarca. işte böyle birşey, bilmem anlatabildim mi ve daha önemlisi ben anlayabildim mi acaba. 

gelmek istediğim bir nokta var benim! biz bir ne biçim bir toplumuz yahu ya da ne bileyim cidden bir toplum var mı ortada sanıldığı gibi.. korkuyorum herşey matrix'e bağlayacak diye, kamu vicdanı falan diyorlar ya bir de arada zedeleniyor felan, ne kastediliyor ben anlayabilmiş değilim. burdan geçelim en iyisi.

anayasa diye birşey vardı ya hani. sivili oluyor, askerisi oluyor. toplum ile devlet arasında imzalanmış bir tür sözleşmeydi değil mi, lise sınavlarının birinde çıkmıştır kesin hepimizin karşısına. hmm toplum olmayı burdan yakalayabiliriz belki de. lisede çıkmış ortak sorular. takdiri kaç puanla kaçırdık hepimiz, peki bir teşekkürü bile hak etmedik mi? neyse bir yere gelme amacındayım da kendime kar kürüyorum, biraz yol açılmış olsa gerek. yürüyelim. bir ülkenin iki temel bileşeni olmuş olsun, devlet ve onun toplumu. ben bu anlaşmanın toplum tarafında olduğunu sandığım insanların devlet ağzıyla konuşmalarına her gün tanık oluyor ve kendilerini nasıl devletleştirdiklerini hayretle (
evet ben de her insan gibi bazen hayret ederim) izliyorum. gerçi aynı insanlar işveren-işçi ilişkisinde de işverencilik oynama konusunda tarih yazıyorlar ki onu geçelim şimdilik. bir bireyin kendisini devlet sanması ne gibi bir psikolojik bozukluğa delalettir anlayabilmiş değilim. ta içinden gözlemleyebildiğim için, alevilerin asker aşkını stockholm sendromu olarak teşhis etmekte bir beis görmüyorum ama aynı masada yemek yediğim insaların "teröristler ölü ele geçirilmiş", "o önemli değil ya münferit bi olay sonuçta", "devlet aklı bunu gerektirir abi" gibisinden devlet ağzından söylemlerinin nedenini ortaya koyabilmiş değilim. eğer zorlarsam biraz. okulda, devlet tarafından beyinleri ele geçirilmiş insanların devlete olan platonik aşklarından başka birşey aklıma gelmiyor.

devlete en iyi uyum sağlayabilenin veya her şeye kayıtsız kalabilenin hayatta kaldığı türkiye evriminde herkese bol şans.

***

anlayamadığım konulardan açmışken bahsi, bir de -niyeyse- medar-ı iftiharımız aziz sancar vesilesiyle bir iki kelam etmek istiyorum. insan kelam etmek isteyince de sanki önemli birşey söyleyecekmiş gibi (belki de öyledir, kim bilir) oluyor. kendisinin türküm de türküm diye açıklamalarına ilk önce anlam verememiş sonra suçu bbc'nin andaval muhabirlerinde bulmuştum. şimdi son röportajını da okuyunca büyük bir hayal kırıklığına uğradım.

aziz bey nobel alarak, milliyetçilik virüsüne dair, milliyetçilik nöronlar arası kimyasal iletişimde yol açtığı hasar nedeniyle insanın doğru düzgün düşünmesini engelliyor mealindeki hipotezimi de çökertmiş oldu. tekrar tebrikler.
Jambo

Jambo

  • 0

Kahramanlarımız, uzun uçak yolculuğu sona erdiğinde ve artık uçaktan inme vakti geldiğinde, uçağa yaslanmış olan merdivene doğru yönelirken, çekingen bir tavır içindeydiler. İşte bu çekingen tavrın getirdiği uysal adımlarla ilerlediler aşağı doğru. Gecenin bir yarısıydı, yöre sivrisineklerinin her an bir saldırı gerçekleştirmesi bekleniyordu. Bu beklentiyle, daha yola çıkmadan kendilerini bir takım kimyasallara bulamışlardı onlar da.

Belki burda biraz da seyahat öncesi hazırlıklara bakmak lazım, alınan ilaçlar, yaptırılan aşılar.. Siz yine de çoğul ekine bakmayın tekil bir aşı ile tekil bir ilaç vardı ortada. Bir de nietzsche vardı kulaklarda; bu yaptırdığınız aşılar sizi güçlendirecek evlatlarım biliyorsunuz, öldürmeyen şey daima güçlendirir insanı diye durmadan tekrarlıyordu ünlü filozof.

Metabolizmalarında bol miktarda çekinik gen içeren kahramanlarımız işte bu ahval altında, vize kontrolüne doğru, garip ama bu kez emin adımlarla, ilerlediler. Bahsi geçen emin adımların etkisiyle mi yoksa pasaportun arasına sıkıştırdıkları dolarların etkisiyle mi bilinmez ama vize işlemleri tez zamanda halledildi. I have a visa şeklinde başlayan tarihi bir konuşma eşliğinde de kabul salonuna zuhur ettiler.

[Kabul salonundan, havaalanının dışına çıkış yaklaşık 10 adım kadar olduğundan burda bahsi geçecek bir aksiyon yaşanmamıştır. İşbu nedenle bu kısmı anonslar eşliğinde geçiyoruz.]

Tam havaalanından dışarı çıkmış, kendilerini orda bekleyecek kişiyi göz yordamıyla bulmaya çalışıyorlardı ki çevreden yükselen Jesus hallelujah nidalarını duydular ve ilk anda anlamlandıramadılar bu garip durumu. Ancak ve ancak insanların sakallı kahramanımız etrafında bir halka oluşturmaları ile kerametin sakalda olduğuna dair bir fikir edindiler sadece. Kahramanımızın o an yaşadığı iç sıkıntılarını ne siz hayal ne de ben tasvir edebilirim. Ancak sonralarda hüpleteceği ananaslardan habersiz kahramanımız (bkz. dipnot) için şunu söyliyebilirim, gerek geldiği yerde, gerekse şu an içinde bulunduğu koordinatlarda, birbirinden alakasız dini referanslarla eğlence kaynağı olması, esprilerin kalitesizliğinden daha az üzüyordu onu.

Şimdi, iki genç adam geceyi geçirecekleri yere doğru yol almaya başlamışken, biz de bir müzik arası verebiliriz. Alpha blondy tüm reggae sevenler için söylüyor, coco de rasta.

Herşey umduğum gibi giderse sizi deliğe doğru yönlendirecek tavşan etkisi gösterecek bu şarkı. Böylece, bu iki genç adamın içinde bir oraya bir buraya meyleden kırmızı hücrelerin taşıdığı, vahşi hayvanların doğal yaşantısına tanıklık edecek olmanın verdiği heyecan duygusunu biraz daha iyi anlayabileceksiniz. Gözler yollarda. Her an saat 3 yönünden çıkabilecek bir yabanıl hayvan bekleniyor ve hatta yollardaki tümseklerin, yaban hayattan asfalta fırlayacak hayvanları korumak amacıyla yapıldığına dair bir konsensus oluşmuş durumda. Ne var ki şoförümüz, kahramanlarımızla aynı heyecan frekansında değil. Tümseklerin kendisi gibi, hızı seven tanzanya şoförlerini yavaşlatabilmek için konulduğunu söylüyor. Söylüyor ama ne fayda, yol yorgunu gençlerimiz götleri üstünde zıplayıp hoplamaktan bitap düşmek üzereler. Artık gözler aynı tutkuyla aramıyor saat 3 yönünden gelecek o canlıyı. Yine de vazgeçmiyorlar ve bunun ödülünü de, artık ödül denir mi bilinmez ama, çevrede dolanan köpekler ile alıyorlar. İyi niyetli gençlerimiz bu köpekleri de yabanıl hayata dahil etmeye dünden razı. Ah, razılar razı olmasına da o tasmalar bari olmayaydı, belki o zaman african wild dog derlerdi, bunlara bulaşmaya gelmez derlerdi, tehlikeli bunlar, öyle bildiğimiz köpeklere benzemez afrikanın köpeği derlerdi, derlerdi de derlerdi.. Ah o tasmalar olmasaydı ya!

Aşağı ve yukarıdaki fotoğraflardan da görüldüğü üzere, yolculuk her daim hayalkırıklıkları içinde geçmeyecekti. Lakin oralara varmamız için önümüzde aşılmayı bekleyen bir gece var. Sivrisinek kovucu kimyasallara bulanmış, tül perdelerin arkasına gizlenmiş bedenlerde geçirilecek bir gece...

dipnot: İşte tam da burda, hem konuyu dağıtmak hem de spoiler vermek pahasına söylemek istediğim bir araştırma sonucu var. Evet küçük çaplı bir araştırma. Tanzanya yerelinde dünyanın dört bir yanından gelmiş kadın ve erkekler arasında yapılan incelemeler sonucunda, bu sakallı kahraman kulunuz almış en güzel sakallı homo sapiens seçilmiş, ödül olarak kendisine ikram edilen dilim dilim ananasları ise birer ikişer götürmüştür.